Descartes a Kant
Kanlı gelinlikler, sahte bir koca adayı, uçuşan renki balonlar, palyaço makyajları, bebek elbiseleri, parti şapkaları, paket süsleri, efekt pedallarının görüntüsünü tamamlayan seksi topuklu ayakkabılar, delice söverken birden masumlaşan bakışlar…Grup elemanlarındaki o beklenmedik şirinlik olmasa neredeyse bir Rob Zombie filminden fırlamış gibi duracakları doğru. Nitekim, onlar şarkılarındaki zayıflığı ve kırılganlığı gariplikle maskeleyen beş kaçıktan çok daha fazlası…
Geçtiğimiz sene Latin Amerika’nın en önemli müzik festivali Vive Latino’da sahne alarak canlı performanstaki ustalığını yüz binlere gösteren Meksikalı Descartes a Kant, ismini ilk olarak Sonic Youth, Yeah,Yeah,Yeahs, Yo La Tengo, Explosions in the Sky ve Stereo Total gibi gruplara turnelerinde eşlik ederek duyurdu. Descartes a Kant’ın iki sene önce piyasaya sürdüğü; fakat uluslararası camiada hala kendine yer bulamamış albümü “Paper Dolls,” eleştirmenler tarafından son zamanların en iyi çıkış albümlerinden biri olarak kabul ediliyor.
Müziğini “Bipolar Cheerleader Hard Noise” olarak nitelendiren ve dinleyiciye hakikaten çoklu kişilik bozukluğu yaşatan Descartes a Kant, uç duygular arasındaki ani geçişlerin altından ustalıkla kalkarak punk, noise core, ninni, country, rock’n roll ve kabare türlerinin hepsini 2 dakikalık tek bir şarkıya sığdırabilen bir grup. Grupta gitar ve vokal görevini üstlenen Sandrushka Petrova’nın şizofren-vari vokalleri, en az onun kadar ön planda kalmayı başarabilen enerjik ve teatral müzikle birleşerek kulağa tanıdık gelen tınılardan yeni ve ilgi çekici bir atmosfer yaratarak dinleyici kolayca kıskacına alıyor. Bu Meksikalı grubun geçtiğimiz sene ünlü SXSW (South by Southwest) şöleninin en ses getiren gruplarından biri olmasına hiç şaşmamalı.
Grubun kısacık ama muhteşem albümü “Paper Dolls”, Melt Banana’dan nasiplenmiş gibi görünen “Atascatto” ile açılırken hemen ardından gelen “Dolce” ile albümün kalanında neler bulacağımızı özetleyen geçişler sunuyor: Yani sert gitar rifflerine eşlik eden ska ve raggae tınıları, ardından Charlie’s Angels filminin dövüş sahnelerini anımsatan klişe ama gaz verici ritmler ve kulağa bir masaldan kopup gelmiş gibi gelen yumuşak ezgiler…Tabi bu sadece başlangıç. Kalanı da en az bu bahsedilenler kadar renkli ve hareketli. Albümün kapanışını yapan “Pumpkin Pie” ise albümün geneline uymayan bir yumuşaklık ve tekdüzelik sunsa da aslında dinleyiciyi albümü başa sarmaya iten bir doyumsuzluk içerisinde bırakması açısından iyi bir seçim.
İşte Descartes a Kant bu ve çok daha fazlası… 50’lerin rock’n roll’undan sirk müziğine doğru uzanan gürültülü ama nazik, vahşi ama komik, bilindik ama yeni bir dünya. Kaos mu yoksa muazzam bir şölen mi, karar sizin.
(Descartes a Kant albümünü dinlemek isteyenler önceki yazılara göz atabilirler)
Forget Cassettes
Kirli gitarlar, çağlayan ziller ve durgun bas tınılarına eşlik eden bol kontrastlı pop melodileriyle Forget Cassettes, ne alternatif/indie rock müziğinde çığır açıyor ne de onu yepyeni bir boyuta taşıyor. Nitekim, bizi gerilim dolu melodilerdeki nahoşluğu iyimserlikle kolajlayabilen iyi işlenmiş şarkılarla, mırıldandığı anlarda bile rock n roll yapabilen harika bir kadınla selamlıyor.
2003 tarihli çıkış albümü “Instruments of Action”daki minimal ama bir o kadar da kızgın havayı “Salt” ile adım adım öteye taşıyan Forget Cassettes; gitar, davul ve klavye kombinasyonunun sınırlayıcılığını alt üst ederek bizi muazzam bir etkileşimle karşılıyor. Forget Cassettes’in aynı şarkıda defalarca deri değiştiren müziğini tanımlamak tek celsede başarılabilecek bir şey değil. Sonic Youth ve Slowdive’ın zarifliği, Polly Jean’in kararlılığı ve Karen O’nun cool tarafından çekip alınan birkaç renk Beth Cameron’ın ışıldayan müzisyenliğiyle bir araya geldiğinde karşımıza loop’a almadan duramayacağımız bir müzik çıkıyor.
Nashville semalarında müzik camiası her ne kadar hareketli gibi görünse de her sene pek çok grubun göç ettiği bu şehir, ismini daha çok country ve türevleriyle duyurmuştur. Bu nedenden olsa gerek, tıpkı Be Your Own Pet gibi Forget Cassettes’in de müzik dünyasına Nashville’den adım attığını duymak oldukça şaşırtıcı. 2002′de Beth Cameron ve Doni Schroader tarafından hayata geçirilen Forget Cassettes, o dönemde sırf iki kişi olması sebebiyle the White Stripes’a benzetilmekten kaçamadı. Hatta bir kadın müzisyen olarak Beth, sırf sahnede elinde gitarla PJ Harvey’den bir şarkı coverladı diye ona benzetildi. Onun için PJ Harvey gibi demek anlamsız; hatta çok yanlış. Yine de ortak bir nokta olarak Beth için de “sahnede devleşen o küçük kadın”lardan diyebiliriz.
Forget Cassettes’in kalıcı olan tek elemanı gruba esas rengini veren Beth Cameron oldu. Bu yüzden de Forget Cassettes artık White Stripes’la değil, olsa olsa Giant Drag ile kıyaslanabilir. Öte yandan, Beth’in en büyük avantajı muhtemelen Tangled Up/One Little Indian sayesinde İngiltere’ye de açılabilmesi ve yine bu sayede plak şirketinden daha elle tutulur bir yardım alabilmesi oldu.
Doni’nin gruptan ayrılışından sonra kaydedilen “Salt” albümünde Beth Cameron, yüzyıllardır şarkılara konu olan insana dair temel bir duygudan, “aşk”tan yola çıkarak ayrılığın, aldanmanın ve kaybetmenin sonucunda yaşanan sorgulama ve itirazlarla dolu topallama sürecini önümüze seriyor. İlerleyen dakikalarda elinden bırakmadığı Gibson SG’siyle soğuk rüzgarları ve tuza basılmış yaraları tattırıyor. Dinleyici için bu sürecin keyifli kısmı Beth’in ‘değişim yıkımdan doğar’ edasıyla inlettiği kemik titreten kreşendolar olsa gerek. Az biraz kızgın ama kararlılıkla yükseldiği o gel-gitli anlardaki ustalık, Forget Cassettes’in müziğinin diğer birçok grup arasından sivrilmesini sağlayan en belirgin özelliklerden biri.
Beth, üçüncü albümde karşımıza yine farklı bir kadroyla çıkacak. Hatta belki de farklı bir isimle… Teksas’da gerçekleşen 4 aylık kayıt döneminin ardından albümün son rötuşlarının tamamlanması için Nashville’e dönen Forget Cassettes, 2009′da çıkaracağı yepyeni albüm için geri sayıma başladı. Umarız yine karşımıza bildiğimiz, sevdiğimiz tipik Forget Cassettes çıkar. Yani kirli gitarlar, çağlayan ziller ve durgun bas tınılarına eşlik eden bol kontrastlı pop melodileriyle, mırıldandığı anlarda bile rock n roll yapabilen o bildiğimiz, sevdiğimiz Beth Cameron!
(Forget Cassettes’i dinlemek isteyenler eski yazıları kurcalayabilir.)
Lizzy Mercier Descloux
Okumaya üşenmeyecekler için Beterpan için yazdığım bir yazıyı buraya koyuyorum. Haydi bakalım…

1978’te kurulup 7 sene boyunca New York no wave camiasını şenlendiren ve ardından 2002’de Michel Esteban tarafından küllerinden yeniden inşa edilen ZE, yeniden doğuşunu altın çocuklarının silinmeye yüz tutmuş kayıtlarını piyasaya sürerek kutlamıştı. Ardından da aynı dönemde post-punk toplamalarıyla gündeme gelen Rough Trade’e kendi no-wave toplamasıyla karşılık vererek N.Y. camiasına göz atmak isteyenlerin dikkatlerini üzerine topladı. Rough Trade’in yıllar sonraki uyanışını elbette ki 2000’lerin başında patlak veren ticari “post” trendine bağlayanlar oldu. Köklerinden kopmamış gibi görünse de bu şirket de ister istemez zamanla cıvıyan müzik piyasasına ayak uydurmuştu. Zamanında post-punk gruplarının evlerinden biri olan Rough Trade, bu toplama albümleri yayımlarken belki de müzisyenlerinin en sonunda hakettikleri ilgiye kavuşacaklarını düşündü. Ya da pastadan pay koparmanın tam zamanıydı. Ne olursa olsun, en azından bu dönemde ZE ve Rough Trade gibi plak şirketleri sayesinde birçok unutulmaya yüz tutmuş kayıt su yüzüne çıkmış oldu. Gerçi “eski sound’ları dürtüp günün modası haline getirme”olayının baskınlığı yüzünden çatır çatır harcanan bir müzik tarihine sahip olduğumuzdan, her zamanki gibi bunun ekmeğini esas olayın kahramanları değil, büyük plak şirketleri tarafından yoktan varedilen post çakması yeni yetme gruplar yedi.
(Fotoğraftakiler: Patti Smith & Lizzy Mercier Descloux-1977)
70’lerin sonunda Paris’ten yola çıkıp büyük hevesle adım attığı New York’ta Theoretical Girls, Bush Tetras, Lydia Lunch ve DNA gibi dönemin parlak isimleriyle birlikte no-wave fırtınasında kendine yer edinen küçük Fransız kız, yani Lizzy Mercier Descloux, birçokları tarafından yukarıda bahsi geçen toplama albümlerden biriyle tanındı. Halbuki o, Patti Smith’in birçok eserinin yaratım sürecine eşlik eden (hatta bazılarına ilham kaynağı olan), tutkulu kişiliğiyle Richard Hell’in ‘Go Now’ isimli kitabına kazınan, kadın post-punk gruplarına zemin açan olaylar geçidine tanıklık edip onu hızlandıran oğlan görünümlü bir no wave prensesiydi. O bir Lene Lovich, Lydia Lunch ya da Bettina Köster olmayabilir; yine de o yıllara baktığımızda onun hepsinden bir parça taşıdığı gerçeğine burun kıvırmamak gerek.
Lizzy, 70’lerin ortasında sevgilisi Michel Esteban ile birlikte sanat okumak için geldiği Paris’te şehrin en hareketli bölgesi Les Halles’in bir köşesinde t-shirt ve plakların satıldığı küçük ama keyifli bir butik işletmeye başladı. Harry Cover ismini taşıyan bu mağaza kısa sürede yer altından başını gösteren punk ve new wave’in mabetlerinden biri haline geldi. Harry Cover, Malcolm McLaren ve Vivienne Westwood’un punk dünyasına verdiği en büyük hediyelerden biri olan SEX’in Paris şubesine benziyordu. Paris’te yeni yeni filizlenen punk hareketi içerisinde Lizzy’nin mağazası ve müzikle ilgili yazıları küçük camianın ilgisini çekmişti. Bir süre sonra Paris, Lizzy’ye yetmedi. Lizzy, New York’a gittiği 1975 senesinde Patti Smith ve Richard Hell’le tanışmıştı. Sonrasında bu ikiliyle alakayı kesmemiş, New York ortamıyla ilgili birinci elden bilgi sahibi olmuştu. Birkaç sene sonra da Michel’le birlikte New York’a taşınma kararı aldı.
Lizzy, Soho’da Patti Smith’le birlikte paylaştığı kocaman çatı katında yeni aldığı Fender Jazzmaster’la besteler yapmaya başladı. Bir yandan da resim, şiir ve fotoğrafla uğraşmaya devam ediyordu. Patti Smith’in çizimleriyle katkıda bulunup ön sözünü yazdığı Desiderata’yı bu dönemde hazırladı. Bu arada sevgilisi Michel Esteban, Velvet Underground’un has adamı John Cale’in aracılığıyla Michael Zilkha’yla tanıştı ve onunla birlikte no-wave’in kalesi ZE’yi kurdu. Lizzy de müzik adına boş durmuyor, D.J. Barnes ile bir araya gelerek kurduğu Rosa Yemen’le Rosa Luxembourg, Isabelle Eberhard, Amilcar Cabral ve Agostino Neto gibi kilit isimlere /hareketlere duyduğu saygıyı örtülü ve arızalı bir şekilde dile getiriyordu.
(Resim: Patti Smith’in gözünden Lizzy, 1977)
“You Give Me Tumour”
Geride yalnızca 6 şarkılık bir EP bırakan Rosa Yemen, Rosa Vertov ve Herpex Simplex parçalarıyla “klasik” sayılmayı hakediyor. Neyse ki bu şarkılar ikilinin yollarını ayırmasıyla birlikte buruşturulup bir kenara atılmadı ve sanatçının ilk albümüne dahil edilerek albümün piyasaya sürüldüğü 10 ülkede müzikseverlerle buluştu. Rosa Yemen’deki müzik daha çok amatör emprovizasyonlara benziyordu. Bu kayıtlar dinleyeni ilk anda korkunun, şehvetin ve koyu duygusallığın hüküm sürdüğü buz gibi bir esintiyle sarabilecek güçteydi. Lizzy, koyu Fransız aksanını, umursamazlığını ve alaycılığını süsleyen soğuk ve sevimsiz gitar riffleriyle daha önce pek duyulmadık tarzda bir müzik ortaya koyuyordu.
1979’da Lizzy’nin ilk solo albümü Press Colors, ZE etiketiyle piyasaya sürüldü. No wave’in minimalist kulvarının en göze çarpan albümlerinden biri olan Press Colors’ta Peggy Lee’nin Fever’ı, Arthur Brown’un Fire’ı, Lalo Shiffrin’in Mission Impossible’ı ve Jim on the Move’u keyifli yorumlarıyla yer aldı. Kırk yıllık “Fever” birden “Tumour” olmuş, şarkı sözleri de birkaç ilginç eklemeyle birlikte “You give me tumour when you kiss me, tumour when you hold me tight”a dönmüştü. Gerçekten de birçoğumuzun hislerine tercüman olmuştu sevgili Lizzy. Tabi Rosa Yemen’in EP’sinde yer alan 6 muhteşem şarkı da bu albüme dahil edilmişti. Rosa Yemen’den solo albüme geçiş, bazıları tarafından “funk’ın sağlamlığından new wave küstahlığına geçiş” olarak nitelendiriliyor. Acaba bunu söyleyenler no-wave köklerinden bir şey kaybetmeyen çılgın New Yorklular olamaz mı? Halbuki new wave’in suratsız havasını bir kenara bırakıp buna yürek hoplatan baslar ve karanlık dans tınılarıyla Afrika ritimlerinin zekice uyumu demek cuk diye oturmaz mıydı?
Art-rock, funk ve soul etkileşimli “Mambo Nassau” albümü 1981’de kaydedildi. No-wave’in mihenk taşlarından Arto Lindsay’nin de ucundan tuttuğu albümde Güney Afrika ve Güney Amerika havası esiyordu. Etnik öğeleri soul/funk/dans ve no wave’le birleştiren Lizzy, bir sonraki albümü “Gazelles” ile ülkesinde yılın albümü ödülünün sahibi oldu. Ardından gelen “One From the Soul”da ise ünlü caz trompetçisi Chet Baker’la birlikte bir oda dolusu Brezilyalı müzisyen ona eşlik etti. 1980’lerde müzik piyasasında yeni bir janr olarak atağa kalkan “dünya müziği” tabiri Lizzy için de sıkça kullanılmaya başlanmıştı. Bir dönem “Mais où sont passées les gazelles” parçasıyla Fransa’nın müzik gündemini işgal eden Lizzy, “One From the Soul”dan sonra yaptığı başarısız albümün ardından kabuğuna çekilerek kendisini resim yapmaya verdi. Bu arada birkaç filmde rol aldı ve hiç yayımlanmayan “Best Off” isimli albümü için şarkılar kaydetti.
2003’te, yani tam da kabuğuna çekildikten uzun bir süre sonra N.Y. No Wave toplaması sayesinde yeniden milyonlara ulaştığı sene kansere yenik düşen Lizzy Mercier Descloux, son günlerini Korsika’daki tuvallerle ve kağıtlarla dolu evinde geçirdi. Birçok resim yaptı, şiirler yazdı. Bu arada bir de roman yazdı. Ruhu, aşığı olduğu Akdeniz’e serpilen küllerinden buraya kadar uzanmış olmalı ki sonunda bu satırlar ortaya çıktı. Rosa Yemen’e kulak verin, daha iyi anlayacaksınız…
The Spells ile Son Kez: “Bat vs. Bird”
1990′ların sonunda Carrie Brownstein ve Mary Timony bir araya gelerek “The Spells” diye bir grup kurmuşlardı. Hatta herkes buna kısa süreli bir proje demenin daha uygun olduğunu düşündü, çünkü The Spells’in bir EP (The Age of Backwards) ve bir konserden (Olympia) başka bir icraati olmadı.
Carrie, Monitormix’deki The Spells’i anlatan yazısında zamanında iki eski arkadaşın albüm yapma hevesiyle birbirlerine birtakım kayıtlar pasladıklarını; fakat ikisi de esas gruplarıyla birlikte konserden konsere koştukları için bölük pörçük kayıtları bir türlü bir araya getiremediklerinden bahsediyor. Sonunda beklenen oluyor ve 2000 senesinin yaz ayında birkaç saat içerisinde 4 şarkı birden kaydetmeyi başarıyorlar ama ne yazık ki bunun devamı gelmiyor.
Neredeyse 10 senelik bir uğraş-amayış-ın ardından The Spells’in bir albüm ortaya koyamayacağını anlayan The Spells, birlikte ikilinin kaydettikleri 4 şarkıyı bizlere sunuyor. Hatta iki tanesini indirmemize izin veriyor. Diğer ikisi de benden olsun.
The Spells – Bat vs. Bird.mp3
The Spells – Antarctica.mp3
The Spells – Champion Vampire.mp3
The Spells – Viola.mp3
Mary Timony ve Carrie Brownstein’in şarkının kaydedildiği seneyle ilgili aralarında geçen bir diyaloğu buraya yazmak istedim:
Mary Timony: Gore ve Bush’un katıldığı seçim döneminin hemen öncesiydi. Sanırım şarkıları Ağustos ayında kaydettik; çünkü Bush’un birkaç ay sonra seçildiğini hatırlıyorum. 2000 senesiyle ilgili hatırladığım bir şey de bu Y2K olayı. Bilgisayarlar ve diğer dijital tabanlı aletler kafayı yer korkusuyla diye herkes galonlarca su ve torbalar dolusu yiyecek alıyordu. Bunların hiçbirisini yaptığımı hatırlamıyorum ama her ihtimale karşı şehir dışına kaçan bir arkadaşım vardı. 2000 senesi sanırım electroclash’i tanımaya başladığım zamana denk geliyor. Bunun bana niye önemli geldiğini bilmiyorum. Geriye dönüp baktığımda electroclash’in müzikte geldiğim ya da parçası olduğum noktadan, yani 90′ların indie-rock’ından alakasız bir yerde durduğunu durduğunu görüyorum. 2000′lere geldiğimizde ise indie-rock’ın yerini artık başka şeylerin almaya başladığını hissediyordum. Sanırım bu yüzden.
Carrie Brownstein: Tamamını Olympia’da geçirdiğim son seneydi. Sonrasında sık sık şehirden ayrı düşeceğimi bilmiyordum. Doğrusunu söylemek gerekirse, 2000′i “11 Eylül’den önceki sene” şeklinde hatırlıyorum. Şarkıları kaydetmeden kısa bir süre önce Ladyfest dediğimiz o çılgın festival gerçekleşmişti. Zaten sen de şehre bu yüzden gelmiştin. Bütün haftayı akşamdan kalma kafasıyla geçirmiştim. Gerçekten çok içmiş olmasam bile Olympia’nın hareketi beni çok yormuştu. Olympia’yla ilgili izlenimlerini neler?
MT: Soğuk, kalabalık ve pahalı olan Boston’dan Olympia’ya ayak basmıştım. Kendimi ütopik bir kara parçasına gelmiş gibi hisettim. Küçüktü ve güzeldi. İnsanlar çok sıcaktı ve ilgi çekici bir müzik ortamı vardı.
MT: Şarkıları kaydetmeden hemen önce Avrupa’yı turlamış ve ardından Ladyfest’lerin hası olan Ladyfest Olympia’da çalmıştık, öyle değil mi?
CB: Doğru. Gruplarımız birlikte ikinci kez Avrupa turnesine çıkmıştı. Şarkıları Jamaika Plain’deki bir apartman katında yazdığımızı hatırlıyorum. Turneyi bitirdikten sonra Washington’dan seni ziyarete geldim. The Spells için şarkı yazmakla solo çalışmaların arasındaki fark nedir senin için?
MT: The Spells için şarkı üretmek solo takılmaktan çok farklı; çünkü senin ortaklaşa bir şeyler yapıyoruz. Bu çok eğlenceli. Arkadaşlığımızın hiç de şaşırtıcı olmayan bir uzantısı gibi. Aynı zamanda çok ilginç olduğunu düşünüyorum çünkü hatırladığım kadarıyla şarkıları yazıp kaydetmek bir haftadan az zamanımızı aldı. Peki sen şarkı üretmek açısından Sleater-Kinney ve The Spells arasındaki farkı nasıl görüyorsun?
CB: Sanırım şarkıları Bonton’dayken iki gün içerisinde yazıp, Olympia’dayken yine o kadarlık bir süre içerisinde kaydettik. Seninle şarkı üretmek Sleater-Kinney ile olduğundan tamamiyle farklı değil, fakat senin farklı bir çalma tarzın var. Dolayısıyla benim için hem iyi anlamda zorlayıcı hem de harika bir deneyimdi. Şarkıları kendi haline bırakıp onların bir anda bitmelerine, alakasız bir melodiye bağlanmalarına izin verdik. Ortaya çıkan ne kadar garip olsa da inatçı bir sıcaklık barındırmayı başarıyordu. Diğer hatırladığım bir şeyse ikimizin de kendi gitar partlarımıza takıntılı oluşumuzdu. İkimiz de neredeyse her parça boyunca lead melodiler çaldık. Şarkıları yaptıktan sonra, yani son 8 sene içerisinde hiç onlar üzerinde kafa yordun mu?
MT: Şarkıları hep çok sevdim ve onları hep yayınlamak istedim; fakat sadece 4 şarkımız olduğu için ne yapabileceğimizi bilemiyordum. Sonuçta normal bir albüm için 4 şarkı çok az. Ya sen ne düşünüyorsun? Onları kaydetmiş olduğumuzu unuttuğun oldu mu hiç?
CB: Asla. Neredeyse her sene üzerine kaydettiğim CD’yi çıkarıp şarkılarımızı birkaç gün boyunca durmadan dinliyordum. Gizli bir şeymiş gibi geliyordu; çünkü ilk EP’dekilerin dışında da kaydımız olduğunu bilen çok kişi yoktu. Sürekli olarak eninde sonunda bir albüm ortaya çıkaracağımızı düşünüyordum. Bu parçaların hepsini o albüme koyar mıydık bilmiyorum.
-
Son olarak hatırlatayım, kayıtlarda davulda Rachel Carns bulunuyor.
The Runaways’in Hikayesi Beyaz Perdeye Aktarılıyor
Joan Jett, Lita Ford, Sandy West, Jackie Fox ve Cherie Currie’den oluşan The Runaways, rock’n roll tarihinin en önemli kadın gruplarından bir tanesi. Hatta onlar müzik tarihinde büyük ticari başarı yakalayan ilk kız rock’n roll grubu olarak geçiyorlar.
The Runaways’in ömrü yalnızca 4 sene sürdü. Bu 4 senenin sonunda para gibi nedenler yüzünden grup üyeleri birbirlerine girmişler ve grubu dağıtma kararı almışlardı. Neyse ki Joan Jett ve Lita Ford, yaptıkları solo albümlerle unutulmaktan kurtularak birer ikona dönüştüler.
Joan Jett, şimdi muhteşem bir projeye imza atıyor ve eski grubu The Runaways’in yükseliş ve çöküş hikayesini beyaz perdeye yansıtıyor. Jett’in yapımcı olarak yer aldığı filmin görüntü yönetmeni ise aşığı olduğum Floria Sigismondi.
“I Love Rock ‘N’ Roll” şarkısı ile yakından tanıdığımız Joan Jett’i filmde “Twilight”ın yıldızı Kristen Stewart canlandıracak.
Laura Nyro’yu Yeniden Keşfetmek Lazım
Joni Mitchell’dan Madonna’ya, Suzanne Vega’dan Tori Amos’a tüm kadın müzisyenleri derinden etkilemiş 60’lı yılların kült isimlerinden Laura Nyro’yu tanıma zamanı
Joni Mitchell’in 1998’de Mojo dergisine verdiği bir röportaj, popüler müzik üzerine çalışan araştırmacıların bakışlarının 20. yüzyılın en sarsıcı şarkı yazarlarından biri olan Laura Nyro’ya yönelmesine neden oldu. Nyro’nun sessiz sedasız hayata gözlerini kapadığı yıl, ‘Rock and Roll Hall of Fame’e kabul edilmesiyle “ölümsüz”lüğünün altı bir defa daha çizilen Mitchell, röportajda Nyro’dan, karşılaştırılabileceği tek şarkı yazarı olarak söz ediyordu. Ondan sadece etkilenmekle kalmamış, ona bakarak yönünü tayin etmiş, yolunu bulmuştu. Nyro’yu diğerlerinden ayıran, Suzanne Vega’nın da söylediği gibi şarkı söylerken bizleri -düz, sıradan çocukları- güzel kılmayı bilmiş olmasıydı.
Peki, Bob Dylan’ın büyük bir hayranlıkla yanına yaklaşıp “bana akorları nasıl kullandığınızı öğretir misiniz” dediği, Miles Davis’in efsanevi Bitches Brew albümünün konser turnesi sırasında günlerce konuk sanatçı olarak aynı sahnede yer aldığı, bugün artık çoktan bir kült figür haline gelmiş olan Laura Nyro kimdi? Onu bunca önemli/ayrıcalıklı kılan neydi?
Laura Nyro 18 Ekim 1947’de İtalyan ve Musevi bir anne-babanın kızı olarak Bronx’ta dünyaya geldi. Bütün çocukluğu ilk kuşak Rus göçmenlerinden olan anneanne ve dedesiyle çeşitli politik eylemlere katılarak geçti. Nyro’ya göre ileriki yıllarda farklı azınlıkların haklarına yönelik her hareketin en ateşli savunucularının arasında yer almasının temeli, doğrudan bu yıllarda atılmıştı. Nyro’nun kısa zamanda müziğinin simgesi haline gelecek olan değişik akor yapıları ve farklı ritmik yapılara olan yatkınlığı da köklerini yine aynı yıllarda buluyordu. Nyro’nun tamamı 16-17 yaşında yazdığı şarkılardan oluşan ilk albümü More Than a New Discovery 1967’de yayınlandı. Bu albümde yer alan And When I Die ve Wedding Bell Blues gibi şarkılar, Peter Paul and Mary, Blood, Sweet and Tears ve Barbara Streisand gibi isimleri, Amerika pop müzik listelerinin en üst sıralarına taşıdı. Nyro, kayıt aşamasında tüm kontrolü elinde tuttuğu ikinci albümü Eli and the Thirteenth Confession’ı 1968’de yayınladı. Aşk, ölüm ve uyuşturucu temalarının etrafında şekillenen albüm, müzikal olarak içerdiği çok katmanlı vokal düzenlemeleri ve barındırdığı caz, opera, gospel, soul, rock gibi müzik türlerine ait öğelerle Nyro’yu müzik tarihinin en yenilikçi isimlerinin yanına oturttu. Ancak onu kült bir figür haline getiren 1968 tarihli New York Tendaberry oldu. Düzenlemelerde klasik ve caz olmak üzere iki ayrı orkestra ve bir rock grubundan yararlandığı albüm, tamamı New York’a adanmış şarkılardan oluşuyordu. Nyro “kutsal üçleme” olarak da niteleyebileceğimiz albümlerinin sonuncusu 1970 tarihli Christmas and the Beads of Sweet’te ise, devasa müzikal yapıları bu defa Amerika’yı baştan aşağı kuşatmış olan “günah politikaları”nı lanetlemek üzere kullanılmıştı.
‘Piyasa’dan kaçış
1971’de beklenmedik bir biçimde müzik piyasasından çekildiğini açıkladı. Söz konusu piyasada kendini hiçbir zaman rahat hissetmemişti. Konserlerde kendi çaldığı piyanosunun ardında saklanıyor, seyirciye neredeyse tek kelime dahi etmiyor, televizyon programlarına katılmıyor, gazetelerden gelen röportaj tekliflerini geri çeviriyordu.
70’lerin sonunda anne olmuş, hayatının geri kalanını geçireceği İtalyan asıllı kadın ressam Maria Desiderio’yla karşılaşıp New York’un dışında gözlerden uzak bir hayat yaşamaya başlamıştı. 84’te doğrudan feminist bir söylem etrafında şekillenen Mother’s Spiritual’ı yayınladı. 1988’de ise Joni Mitchell’den Madonna’ya tüm müzik dünyasının akın ettiği bir dizi konserle sahnelere geri döndü. Kilo almış, biraz daha konuşur olmuştu. Ancak ilgi odağı olmaya başladığını fark edince hızla çocuğunun, köpeğinin, kitaplarının arasına döndü. Son Nyro albümü Walk the Dog Light the Light 1993’te yayınlandı. Nyro 1997’de yumurtalık kanserine yenik düştüğünde 49 yaşındaydı. Büyük müzisyenin ölmeden önce kaydettiği son şarkılar Angel in the Dark adı altında 2001’de, 1993-94 yıllarında sadece kendi piyanosu ve vokalistler eşliğinde verdiği iki ayrı konserin kayıtlarıysa 2002’de Loom’s Desire adıyla yayınlandı.
Iconaclassic müzik şirketi, geçen yıl Nyro’nun 78 tarihli kült albümü Nested’i yayınlamıştı. Aynı şirket geçtiğimiz günlerde ise şarkıcının ilk defa büyük bir grupla verdiği ve 1977’de 10 şarkılık bir albüm olarak yayınlanan Season of Lights… Laura Nyro in Concert’in, 1997 tarihli 16 şarkılık Japon edisyonun neredeyse tıpkıbasımını yayınladı. Albüm, Nyro’nun bugün klasik olarak kabul edilen şarkılarını içermenin ötesinde, onunla beraber şarkılara yepyeni bir form veren John Tropea, Richard Davis ve Mike Mainieri gibi önemli caz müzisyenlerinin de sahnedeki varlığıyla, Nyro hayranları için büyük bir değer taşıyor. Ancak gerek Türkiye, gerekse Avrupa’nın birçok şehrinde albüme ulaşabilmenin tek yolu amazon.com’u ziyaret etmek.
Season of Lights, Joni Mitchell’den Kate Bush’a, Tori Amos’a kadar ardından gelen neredeyse tüm kadın şarkı yazarlarını derinden etkilemiş, bugün 60’larda yayınladığı albümleri dahi, daha dün stüdyadan çıkmış kadar yeni tınlayan büyük şarkı yazarının dünyasına dahil olmak için iyi bir fırsat. Ancak, bizce güzelliği kızgınlık ve öfkeden yontan o devasa ruhun dünyasının kapısını aralamanın en sağlam yolu Eli and the Thirteenth Confession ya da New York Tendaberry gibi albümlerden geçer. (07/09/2008 – Donat Bayer/Radikal)
Jessie Evans & Toby Dammit
Geçtiğimiz gün URA’da gerçekleşen Jessie Evans performansı pek çoğumuz için şaşırtıcıydı. Yani URA ortamında beklediğimizden çok daha güzel ve memnun ediciydi. Jessie’nin delay havuzunda can vermek üzereymiş gibi gelen kapkara sound’unun yerini afro beatler ve dümdüz clean vokaller almış. Açıkçası Jessie’nin ses rengi sandığımızdan daha hoşmuş ve gerçekten bağırmadan da şarkı söyleyebiliyormuş. Yakında çıkacak olan albümünün muhtemelen en değerli şarkılarından “Scientist of Love”ı kayıttakinden çok daha iyi sergiledi ve ikinci kez çaldığında hâlâ keyifle dinleyebildik. Kısacası daha olgun görünüşlü, daha oturaklı bir Jessie vardı karşımızda. Lakin çılgın kıyafetlere ve sahnedeki enerjik koşuşturmaya devam…
Şahsen yeni Jessie’yi çok sevdim! Bu arada 4 sene aradan sonra birtakım yüzleri hâlâ hatırlayabiliyor olması, kokonun bünyesini daha altüst edememiş olduğunu gösteriyor.
Toby Dammit’e gelmek gerekirse, kendisi 1950′lerin filminden fırlamış gibiydi ve baktığımız kare her an siyah-beyazlaşacak gibi geliyordu. Cool! buna denir herhalde.
Jessie’nin yakında çıkacak olan albümündeki konuk sanatçılar: Budgie (The Creatures, Siouxsie and The Banshees), Martin Wenk (Calexico), Namosh (Berlin). Prodüktörü de sanırım Thomas Stern (Einstürzenden Neubauten, Crime and The City Solution). Duyrulur!
Eskilerden bir the Vanishing videosu:
THE VANISHING – Lovesick
Jessie Evans & Toby Dammit @ URA
JESSIE EVANS (The Vanishing/Autonervous) & Toby Dammit ( Iggy Pop/Swans/The Residents) 8 Kasım’da URA’da!
JESSIE EVANS
Şarkıcı ve saksofoncu Jessie Evans ve davulcu partneri Toby Dammit pop, elektro ve afrobeat’i birleştiren canlı ve dans edilebilir bi müzik yapıyorlar. Perküsyonisti Toby Dammit (IGGY POP, SWANS, THE RESIDENTS) ile tanışmadan önce, Evans THE VANISHING, AUTONERVOUS ve SUBTONIX gibi gruplar ve HANIN ELIAS (ATARI TEENAGE RIOT), BETTINA KÖSTER (MALARIA!) ve GLASS CANDY (ABD) gibi sanatçılarla birlikte çalıştı. Müzikleri canlı, cesur ve hayli dans edilebilir. Jessie şu an Tijuana, Meksika’daki La Playas için Berlin’de eski DDR radyo televizyon yayınları binasında kaydedilen ilk solo albümü “Is it Fire”ın son aşamaları üzerinde çalışıyor. Albüm için BUDGIE (CREATURES, SIOUXSIE AND THE BANSHEES), MARTIN WENK (CALEXICO) ve NAMOSH (Berlin) ile çalışılmış. Albümün kaydını THOMAS STERN (EINSTÜRZENDE NEUBAUTEN, CRIME AND THE CITY SOLUTION) ve mixlerini PEPE MOGT (NORTEC COLLECTIVE) üstlenmiş.
TOBY DAMMIT
Aslında Doğu Tenenessee’li olan Dammit Güney Amerika’nın önemli timpanistlerinden birinin kapısına bırakılıp evlat edinildikten sonra 10 yıl boyunca eğitildi ve ergenlik döneminde senfonik bir teröre dönüşüp okulu bırakmaya karar verdi. 1987 yılında Memphis Iggy Pop konserinden sonra Knoxville’e geri döndü, davulunu toplayarak 18 yaşında Iggy Pop’un turnesini bir sonraki basamağı olan Ohio’ya gitti. Toby, Iggy’nin konselerine katılırken roadielerine da pek çok mektup ve demo kaydı verdi. Bu işe yaramadı ve Dammit gerçekten işlerine yarayabileceğini düşündüğü sanatçılara doğrudan mektuplar yazdı; bunların arasinda ANDREW BELEW, XTC, BLACK FLAG ve SST RECORDS’un kurucusu GREG GINN vardı. Ginn Dammit’i geri aradı ve California’ya taşınmasını istedi; Dammit Greg Ginn’le tanışmak ve yaşamak üzere apar topar yola düştü. Bir yıl boyunca ünlü “cow punk” grubu TEX AND THE HORSEHEADS ile çaldıktan sonra orgcu LUTHER HAWKINS’le tanıştı ve THE SCREAMERS’dan PAUL ROESSLER ile çalıştılar. Bir akşam bar televizyonunda Iggy Pop’u The David Letterman Show’da gördü. Letterman Iggy’ye müzisyenlerini nasıl bulduğunu sorunca, Iggy de Ohio’da Tennessee’li bir çocuk tarafından takip edilme hİkayesini anlattı. Bundan sonra bir dizi olay Toby’yi 1990 yılında, yani 22 yaşında IGGY POP’un davulcusu olmaya sürükledi.
1995te Dammit bir yandan sağ eliyle devasa bas davulunu, diğer yandan sol elinde iki sopasıyla vibrafon çalıp üstüne bağladığı yürüyüş davulu ve bas davulunu çalarak yer aldığı New York’lu grup SWANS’a katıldı. Yönetimleri Cryptic Corporation ve plak şirketleri Ralph Records Dammit’e açıkça kredi vermelerine rağmen, Dammit’in The Residents ile olan ilişkisinin ne boyutta olduğu ve grup ile nerede nasıl ne zaman çaldığı çok da açık değil. Cryptic’in “Top Dollar”daki açıklamasına göre Dammit’in işlerinden çok memnunlar. Buna benzer bir görüşü DEVO’dan MARK MOTHERSBAUGH da “The asses are masses who need to wear Dammit glasses!” ifadesiyle paylaşıyor.
Dammit 2003te BAD SEEDS’in davulcusu THOMAS WYDLER ile düet albümünü kaydetmek üzere Doğu Berlin’ki eski DDR radyo ve televizyon yayın merkezine gelir. 2006’da aynı stüdyoya “Release The Stars”ı kaydetmek için gelen RUFUS WAINRIGHT onun “sahip olduğu herşey”ini DDR’a getirmesini ister. Sahip olduğu bütün davul koleksiyonunu toplamakla kalmayıp ayrıca üstüne basıldığında bir insanın sırtnın kırılmasına benzer ses çıkarıcak tahtadan bir parça bulmaya çalışırken çalışmaları ormana kadar gider. Bugün Dammit Berlin’in bir diğer sakini olan JESSIE EVANS ile çalışıyor. Tahmin edilebileceği gibi garip bir şekilde ikili, Jessie’nin ilk solo projesini Meksika’da başlatıyorlar. İkili Albümün temel parçalarını kapanışına kadar DDR Saal 4’te kaydettikten sonra son aşamalar için 2007 yazında Mexico City’ye gitti.
Nazi-Diva: Zarah Leander
Geçen seneden keyifli bir yazı:
‘NAZİ GARBO’ 100 YAŞINDA
Hitler’in Mercedes hediye ettiği, İsveç kökenli efsane film ve müzik yıldızı, travestilerin ve Alman kadın punk vokallerinin favorisi Zarah Leander’in doğumunun 100′üncü yıldönümü
Zarah Leander’in iyi bir oyuncu olduğu söylenemez. Sıkça takındığı ‘femme fatale’ cilvelerinde bir tutukluk gözlemlemek hiç de zor değildir. ‘Kırılgan kadın’a geçiş yaptığında ise ortaya bir başka inandırıcılık sorunu çıkar. Eski yıldızların olmazsa olmazı ‘görkemli’ elmacık kemikleri ve ilginç bir gülümsemeye rağmen, hantallığını hesaba katınca, çok güzel bir kadın olduğu da biraz tartışmalıdır. Gelgelelim bir efsane ve muamma zengini bir karakter olduğunu kimse inkâr edemez.
Kimileri onun için ‘Nazi Garbo’ derdi. Garbo gibi İsveçliydi ama ondan farklı olarak şöhreti Hollywood’da değil, Nazi Almanya’sında yakalamıştı. Bir ara gidip dikiş tutturabilir mi diye bakınmadı değil, fakat Hollywood o dönemde iki çocuklu, boşanmış bir kadın olan (üç kez evlendi) Leander’e fazlaca riskli görünmüştü. Hem zaten gençliğinden beri ciddi bir Berlin hayranıydı.
Almanlarla Leander’in karşılıklı hayranlığı onun hem en büyük şansı hem de şanssızlığı oldu. II. Dünya Savaşı’nda ve hemen öncesinde Almanya’nın devlet kontrolündeki film stüdyosu UFA’yla sözleşmeli olmak, Leander’in kariyerine damgasını vuran hikâye olmaktan hiçbir zaman çıkmadı. Leander UFA’da, kariyerinin zirvesini yaşadığı gibi, o sıralar Almanya’da olup bitenlere aldırmamış olmak, bir lanet gibi yakasına yapıştı. Savaşın sonlarına doğru döndüğü ülkesinde bile, hep bir Nazi yandaşı olmakla suçlandı.
Aslına bakılırsa Leander, Nazilerle açıktan bir politik birliğe hiçbir zaman girmedi. Hatta Göbbels’le arası iyi değildi. Meşhur propaganda bakanı ondan İsveç bankalarındaki parasını Almanya’ya getirip bir Alman vatandaşı olmasını istedi ancak Leander buna yanaşmadı ve zaten 1943′te memleketine dönüşü böyle gerçekleşti.
Yine de o, Hitler’in Mercedes hediye ettiği kadındı. Marlene Dietrich gibi yıldızlar Nazilerin yükselince Amerika’ya kaçtıklarında, UFA onların muadili olmasını umarak 1937′de Leander’le anlaşmıştı. UFA’daki ilk iki filmi ‘Zu Neuen Ufern’ ve ‘La Habanera’yı çeken ünlü yönetmen Douglas Sirk de Nazi Almanya’sını terk etmekte gecikmedi. Fakat Leander’in keyfi yerindeydi, ‘Politika beni bağlamaz’ savunmasıyla şöhretin tadını çıkardı. Savaş yıllarında bir Rus ajanı olarak çalıştığına dair iddialarsa onun politik kimliğine (veya algılanmasını istediği gibi ‘kimliksizliği’ne) dair bir başka kafa karıştırıcı nokta.
Zarah Leander savaş sonrasında eski parlak günlerini hiç yakalayamadı fakat 60′larda Almanya ve Avusturya’da bazı müzikal ve konserlerle bir tür ikinci bahar yaşamayı başardı. Gerçi kariyerinin son döneminin bir önemi yok. Onu bugünlere taşıyan, geçmişte kalakalmış değil, tekrar tekrar üretilen bir efsane olması. Erkeksi duruşunun büyük katkısıyla olsa gerek, Leander travestilerin taklit etmeyi en çok sevdiği yıldızlardan. Neden böyle bir ilgiye mazhar olduğunu açıklamaya çalışan ‘My Life for Zarah Leander’ (1986) adlı ABD yapımı bir belgesel bile var.
Kariyerine tiyatro sahnesinde başlayan Leander’in, asıl kalıcı etkisini müziğiyle bıraktığı söylenebilir. Derinden gelen kalın sesi ve hükmedici vokal tarzı, 80′lerin başında tozu dumana katan Alman punk müziğinin içine kadar sızmıştı. Nina Hagen ve Malaria!’nın Bettina Köster’i gibi en ünlü punk kadın vokalleri, kendilerine büyük oranda Leander’i örnek almış ve hatta ondan yaptıkları cover’larla, saygılarını ayrıca sunmuşlardı. Bilhassa Malaria!’nın ‘Heut Abend Lad’ Ich Mir die Liebe Ein’ı (Bu Akşam Aşkı Çağırıyorum) yorumlayarak yaptığı ‘Zarah’ adlı parça, mükemmel bir cover olmanın ötesinde Leander’in ‘fatale’ ve umursamaz kadın imajına gönderilmiş bir selam sayılır. Bu parçada kimse Zarah’nın umrunda değildir, sadece ‘bu akşam’ aşkı çağırır, başka da hiçbir şey bilmek istemez. Tabii yıkılmaz duruşlu çoğu yıldız gibi Zarah Leander de ilerleyen yıllarda aslında hiç de göründüğü gibi güçlü olmadığını açıklamıştır. (Yeşim Tabak – 10/03/2007 Radikal)
Robots in Disguise@Studio Live
05.11.2008
STUDIO LIVE
ROBOTS IN DISGUISE
“Dee Plume ve Sue Denim’den oluşan Robots In Disguise ikilisi, 2000’lerin başındaki Electro-clash dalgasını fazla hasar almadan atlatıp günümüze kadar gelebilmiş az sayıda gruptan biri. Punk estetiği ile ‘kirli’ bir elektronik müzik arasında gezinen tarzları ile tanınan ikili, sahnedeki agresif ve kışkırtıcı sayılabilecek duruşları ile de dikkati çekiyorlar. Bugüne kadar üç albüm yayınlayan grubun son albümü We’re In The Music Biz’de prodüktörlüğü ünlü Sneaker Pimps ve IAMX gruplarının da beyni olan Chris Corner yapıyor. Gece boyunca DJ kabininde ev sahipliğini ise Radyo Eksen’den Güven Yıldız yapacak.”
Ben de olaya göz gezdirip işe yaramış gibi görünsün diye izlenimlerimi yazacağım…
Edit:
* Memeler fora akımının tek temsilcisinin Zeliş olmadığını,
* T-shirt üzerine monte edilmiş gibi görünen göstermelik lamemsi ponponların o kadar da sinir bozucu olmadığını,
* Bu nüfusu kalabalık şehirde hâlâ dans etmek için 15m2′lik boş yaratmaya çalışan, o alanı bulamayınca da ayak, bacak, omuz, kafa ezmekten çekinmeyen insanların varolduğunu,
* Studio Live’ın master volume konusunda problemleri olduğunu (ya da bana hep öyle geliyor)
* Erinç’in stage-diving için tanıdık taraftaki kalabalığı seçmesi gerektiğini (neyse ki öylesi denk geliyor),
* Davulcunun yanaklarının sıkılası olduğunu,
* Dee Plume’nin sadece kendi tarafındaki seyirciyle ilgilenip diğer havadisleri kaçırmaya meyilli olduğunu,
* Arada Chris Corner olmasa Sue Denim’e aşık olunabileceğini,
ve en önemlisi Robots in Disguise’ın sandığım kadar gösteriş meraklısı olmayıp, aksine müziğini cayır cayır icra edebilen bir grup olduğunu anlamış bulunmaktayım!
Robots in Disguise yine gelsin…yine gidelim derim!















