Riot Grrrl'ün 'YapBoz' Geçmişi
“There was blood on my garments that night and I liked it.
And I liked it.
You know I’d bleed for you anytime.”
Chicagolu Hell Beach‘in albümü bugün karşıma çıkan en güzel şey!

Hell Beach hakkında bildiklerim:
Susan: Vokal
Jolene: Davul
Brad: Gitar
“Welcome To Hell Beach” albümü www.hellbeach.com adresinden ücretsiz olarak indirilebilir.

Free Download!!
Scantron albümü “Make Your Mark Heavy & Dark”ı ücretsiz indirmek için TIKLAYIN!
Komşuda pişer, bize de düşer…
No-wave, proto-indie, ska revival, dance-funk-disco, pop-punk, art punk ve performans dünyasının kadın sanatçılarından oluşan 3 adet muhteşem toplamayı burada vermeden rahat edemedim.
Musicophilia‘ya teşekkürler!
The Young Lady’s Post-Punk Handbook, Volume 1
01 Laurie Anderson - “Example #22″
02 Delta 5 - “Innocenti”
03 The Go-Go’s - “Automatic”
04 Raincoats - “Red Shoes”
05 X - “The Once Over Twice”
06 Flying Lizards - “Her Story”
07 Jane Hudson - “Mystery Chant”
08 Crass - “Smother Love”
09 Blondie - “Heart of Glass”
10 Sonic Youth - “I Dreamed I Dream”
11 Selecter - “On My Radio”
12 Marine Girls - “A Place in the Sun”
13 Lizzy Mercier-Descloux - “Funky Stuff”
14 Weekend - “Nostalgia”
The Young Lady’s Post-Punk Handbook, Volume 2
01 Family Fodder - “Savoir Faire”
02 Au Pairs - “It’s Obvious”
03 Chris & Cosey - “This Is Me”
04 Plastics - “Back to Wigtown”
05 Pylon - “Cool”
06 The Slits - “Love und Romance”
07 Siouxsie & The Banshees - “Lunar Camel”
08 The B-52’s - “52 Girls”
09 Swamp Children - “Boy”
10 Y Pants - “That’s The Way Boys Are”
11 Antena - “Camino Del Sol”
12 Vivien Goldman - “Launderette”
13 Cocteau Twins - “But I’m Not”
14 Thick Pigeon - “Jess + Bart (Mix)”

The Young Lady’s Post-Punk Handbook, Volume 3
01 Creatures - “Miss The Girl”
02 Eurythmics - “Sing-Sing”
03 Phew - “Doze”
04 E.S.G. - “Moody”
05 Maximum Joy - “Searching for a Feeling”
06 Los Microwaves - “La Voix Humane”
07 Ludus - “My Cherry is in Sherry”
08 Crash Course in Science - “Cardboard Lamb”
09 Grace Jones - “Nightclubbing”
10 Lydia Lunch - “Gloomy Sunday”
11 Marilyn & The Movie Stars - “So Disgraceful”
12 Young Marble Giants - “Music for Evenings”
13 The Pretenders - “Lovers of Today”

Growing’den Sadie Laska ve Gang Gang Dance’den Lizzi Bougatsos’un iki kişilik projesi I.U.D., geçtiğimiz aylarda The Social Registry etiketiyle piyasaya sunulan “The Proper Sex” ile bana uzun zamandan sonraki ilk heyecanımı yaşatmıştı. Fotoğrafçı Jason Rodgers’ın Sparks’ın 1976 tarihli “Big Beat” albümünün kapağına göndermeye yaparak, hatta tıpa tıp aynısı şeklinde oluşturduğu kapak, albümün içeriğini görsel tarafından yola çıkarak sezmeye çalışanları yanıltabilir. Müzik piyasasındaki standart yönelimlere nanik yapan I.U.D.’yi bir kılıfa sokup onu sözcüklerle anlamlı hale getirmek benim gibi sözcük dağarcığı büzüşmüş olanlar için çok zor. Yine de sıfırdan hareket edenler için bir yön tarifi yapabilmeyi umuyorum.
Aynı anda davulun başına geçip bol reverb verilmiş banshee çığlıkları atmaya başlayan iki kadını düşünün. Ya da kimilerinin dediği gibi, Einstürzende Neubautencılık oynayan Tribe 8′i hayal etmeye çalışın. Buna extreme noise’un sardığı katartik çığlıkları, heavy metali, deneysel ve hatta ürkütücü kabile dokunuşlarını ekleyin. İşte the “The Proper Sex” bunun gibi bir şey; karmakarışık ve kafa karıştırıcı, ama bir o kadar da cezbedici ve zihin açıcı.
“The Proper Sex”in ilk parçası Daddy’nin sancılı doğumu; Karayip ritimlerine, daha doğrusu modern dub’a ve neo-tribal atraksiyonlara göz kırpan metalik bir sound’un eşliğinde gerçekleşiyor. Gerçekten de dedikleri gibi, parçanın öyle bir havası var ki vokaller sanki aralarda kötülük habercisi bir büyücü helium verilmiş Kate Bush’a bürünüveriyor. Ardından gelen “Glo Balls”, Lizzi’nin ciğer patlatan kesik vokalleri tom-tom, yer davulu, timpani, bongo, konga ve taikoların cirit attığı hayali bir gösteriyle tansiyonu arttırıyor. “Monk Hummer”a hızlı ve derin derin nefes alarak başlıyoruz. Korku ve gerilimi tetikleyen müziğe eşlik eden vokal sample’ları 70’lerin buram buram kara cinsellik ve şiddet kokan “gorno”larını çağrıştırıyor. Bu noktaya kadar yeterince başımız dönmediyse, “911”nin verdiği kavgacı sarhoş gerilimiyle hızlıca sersemleyip, kafamızın bin dünya olduğu bir paralel eksene doğru kayıyoruz. “Mary Unmargaret”taki davullar, ilk başta gore filminden alınmış sahnelerin üzerine The Shaggs’in davulcusu oturmuş da bodozlama çalıyor gibi bir etki verse de sonlara doğru bir bilim-kurgu gerilimi halini alıyor. Albümün en öne çıkan parçalarından biri olan “Girls Just Wanna (Time to Have Sex)”, hemen havaya sokup hareketlendiren, arada bir hafifçe tekleyip geri saran sivri bir heavy metal riff’iyle başlıyor. Ortalara doğru dişli geriye doğru sarılıyor ve çok zekice nüansların süslediği bir yavaşlama meydana geliyor. Metal havasındaki gitarlar, aynı doğrultuda ilerleyen crunchy gitarlara dönüşüyor. On bir buçuk dakikaya yayılan bu şarkıda, albümün başından bu yana ona baskın havasını veren tüm sesler iyice eğilip bükülerek müthiş bir kolaj haline getiriliyor.
Albümü dinlerken, No-wave denen şey 2000′lerin sonunda ortaya atılmış olsaydı, muhtemelen 2020′li yıllarda Wikipedia’yı açtığımızda onun müzikteki ilk örnekleri arasında I.U.D.’yi görürdük diye düşündüm, neden bilmiyorum. Japon noise gruplarını anımsatan ilkel ritimlerin ve korku-gerilim düğmesine basan notaların hakim olduğu bu fevkalade albümün, düz akor basıp buna deneysel diyen genç gruplar için düşündürücü olması ümidiyle…

(3-4 ay önce binbir blog’ta övgüyle karşımıza çıktılar. Nisan’da nete düşen ve Mayıs’ta dağıtılan albümleriyle, aynı zamanda The Gossip’in ön grubu olmalarıyla tanındılar. Şimdiyse onlar hakkında söylenmemiş pek bir şey kalmadı. Yine de eskimiş birkaç paragrafa buyrun…)
Şarkı söylediği anlarda tozlu ve yapış yapış sahneyi süpürürken cool kalmayı başaran kadınların o gürültüyü derilerinin altına çektikleri anlar beni heyecanlandırıyor. Artık müzikte samimiyet ve sahteliği ayıran çizgiler noktalar halinde etrafa saçılmış olduğundan böyle uzaktan uzaktan ahkâm kesmek o kadar kolay değil. İngiltere’deki post-punk ve goth uyanışının katıksız olması beklenemez elbette. Hele ki o 28-30 dakikalık albüm furyası ve müziğin kolaj olmasına rağmen orijinallik arzusuna tutulup “retro-gotişfütüristik şwayzın punk” gibi isim bulma arayışı da işin içine katıldığında her şey karmaşık hale geliyor. Bu tavrı çok da eleştirmiyorum. Göğsünü açıp kalıbını patlatıyor, içini ortaya döküyorsun. Sonra biri sana gelip yeniden, ama bu sefer ana hatları daha keskin ve janjanlı bir kalıp oyup kafanı onun içine sokmanı istiyor. Haliyle fenalık geliyor ve diyorsun ki “quasi-gothick-shriekathon olsun bizimkisi”.
The Violets, Ipso Facto ve S.C.U.M gibi grupların rock ‘n’ roll’u dişi dokunuşlarla dürttüğü bugünlerde “KASMs” diye bir grup daha çıktı karşıma. Get Hustle, Pre, Coughs ya da Kanada’nın AIDS Wolf’u gibi noise değil. Daha melodik ve bilindik tınılar…Evde başka birileri varken fonu bir süreliğine kimseyi rahatsız etmeden doldurabilir türden. Albüm öyle zifiri karanlık değil. Yine de müziği benim gibi yüksek sesle dinleyince ilkel dürtülerine yenik düşenlerin kara bulutlara kadar yükselme ihtimali az değil. 32 dakikalık bu albümde karşımıza çıkan şey “quasi-gothick-shriekathon” ya da “shriekbeat” şeklinde nitelendiriliyor. “Chaotic quasi-gothick shriekbeat” deyince de oluyor. İşin garip tarafı grup üyeleri ve müzik yazarları “shriekathon”un çok saçma olduğunu, “shriekbeat”inse daha iyi tınladığını düşündükleri için onu kullanmayı tercih etmişler. Bunun gibi grupların her biri için “Siouxsie ve Deborah Harry’nin aynı vücutta dirilişi, post-punk ve deathrock’ın kaotik dünyasına yeni bir soluk” gibi basmakalıp cümleler kullanarak müzisyenlere, okurlara ve dinleyicilere fenalık getirenler utansın.
Grubun vokalisti Rachel Mary Callaghan (Sin O The East), yerlerde yuvarlanıp davula kafa atmayı, seyirciye kafa tutmayı seviyor. Bas gitarda Gemma Fleet (ex-Wolfie), davul ve gitarda da Rory Brattwell (Sin O The East) ile Scott R Walker (Aum Sahib) bulunuyor. The Gossip’in ön grubu olarak İngiltere’yi turluyorlar. Grubun çıkış albümü “Spayed”in insanı baymayan bir enerjisi var. Yükseliyor, bağırıyor, sonra akıp gidiyor… Bu kadarı da bana yetiyor…

KASMS - Spayed
01. Male Bonding
02. Insects
03. Taxidermy
04. Spayed
05. Krih
06. Don’t Hit The Bottom
07. Bone You
08. Trenchfoot
09. Siren Sister
10. Mackerel Sky
11. Toil & Trouble
12. Murmer

“Meanwhile, Back In Communist Russia…”, geçmişimde iyi bakma telaşıyla arada tozunu aldığım değerli kutular bıraktıran gruplardan biri. Dinlerken hâlâ damarlardan sıcak sıcak akan, deriyi sinsice aşındıran cinsten. Bazılarına göre post-rock’ın en şahane örneklerinden olmasına rağmen arada sessizce kaynayıp gitmiş bir grup. Bazıları içinse art-rock’ın yeniden doğuşu veya sadece kimilerinin “experimental glitter-art post punk” dediği bir şey. Çocukluktan kalma tırnakların kenarlarını yolduran kabuslar, paranoya, klastrofobi hikayeleri, mideden atılan sessiz çığlıklar… Onlar için sıkça yapılan “Lydia Lunch’a eşlik eden Mogwai” yakıştırmasına şiddetle karşı çıkıyorum. İlla ki karşılaştırmak gerekirse, MBICR’deki panik unsurunu bu denli soğukkanlılıkla ve yer yer resesif karşılayan bu kadın imgesinin yanında Lydia’nın duruşu “sıçarım çarkına!” diye bağıran kaşar bir kadına benziyor. (Şşşşş sakin…)
MBICR, 1999′da Oxfordlu 6 üniversite öğrencisi tarafından kurulmuş. O zamanlar bu altı kişi iki gitarist, iki vokalist, bir klavyeci ve bir de sentetik ritim ustasından oluşan grubun kadrosu erkek vokalist Ed Carder’ın gruptan ayrılmasından sonra basçı Ollie Clueit’in gelmesiyle son halini alıyor. 2000 senesinde Moonkat’le birlikte “I Only Wanted Something to Do but Hang Around” split’ine dahil oluyorlar ve ardından “No Cigar” Ep’si geliyor. İlk stüdyo albümü, “Indian Ink”, 2001’de Jitter etiketiyle piyasaya sürülüyor. Aynı sene iki kez BBC Radio1′ın emektarı John Peel’in ‘Peel Session’ına konuk oluyorlar. Sonra bir yaz geliyor ve 2 ay sürecek sancılı dönem başlıyor. Üniversiteden yeni ayrılmış ve meteliğe kurşun atmakta olan grup üyeleri, plak şirketinin ücra köşedeki stüdyosunda kayıtlara başlıyorlar. Soğuğa ve dayanılmaz rutubete rağmen orada yatıyor, orada kalkıyor, orada içiyor, orada yaratıyorlar. Şişelerin dibine vurulan, boşalmış sigara paketlerinden odanın tamamını kaplayabilecek sanatsal çalışmaların yapılmasını mümkün kılan ve insanın artık insanlıktan çıkıp kafayı yemiş mertebesine atladığı o sancılı stüdyo dönemlerinden biri yaşanıyor. Bu arada, kayıtlara başladıktan bir süre sonra gitarist Mark Halloran isyan bayrağını dalgalandırıyor ve böyle yaşamak istemediğine karar vererek yurda hayırlı bir doktor olmak üzere Londra’ya dönüyor. Her şeye rağmen 2003’te ortaya fevkalade bir albüm olan “My Elixir; My Poison” çıkıyor.
Başta bahsi geçen kadın, yani Emily Gray, histerik kadın edebiyatından parça parça, çoğunlukla da tutarsız görünen monologlar döktürüp beni büyülü imgelere doğru sürükleyen son derece etkileyici bir vokalist. Issız odalarda yankılanan ve dupduru bir kirliliğe sahip bir müziğe dantel gibi işlenmiş izlenimi veriyor. Sanki şarkıyla dinleyici arasına fazla içli dışlı olmalarını engelleyecek ince bir set çekiyor. Şarkılara esas kimliğini veren onun vokalleriymiş gibi gelse de müziği zirveye çıkaran şey aslında bol delay’li piyano melodilerinin, duruluğunu birden kirliliğe boğan gitarların ve gümbürdeyen davulların fevkalade etkileşimi. Önce bütün şarkılar birbirine benziyor gibi geliyor. Şarkıları benimsemeye başladıkça hepsi çok zeki dokunuşlarla birbirlerinden ayrılmaya ve belirgin kimlikler oluşturmaya başlıyorlar. Yine de sanki hikayeyi bitirebilmek için hepsini yan yana dizmek gerekli. Bir şeyler eksik kalıyor, insan devamını istiyor; o boğazda düğümlenen şey çözülmek bilmiyor. Ne yazık ki, “My Elixir; My Poison”den sonra sadece bir “Peel Session” daha geldi ve ardından da grup üyeleri pek uzun sürmeyecek kişisel projelere doğru yola çıktılar.
02 - Meanwhile, Back In Communist Russia - Anatomies.mp3
05 - Meanwhile, Back In Communist Russia - Heliotrope.mp3
Oxfordlu “Meanwhile, Back In Communist Russia…”, bana yolda yürürken tanımadığım insanların arkasından kendime engel olamayarak, panik içinde koşturmama neden olan, yine de ismini öğrenmeye bir türlü tenezzül etmediğim bir kokuyu anımsatıyor. Bu hissin normal rotasından uzakta uyanmasının kaynağını grubun önümde sayfa sayfa uzayan şarkı sözlerinde ararken son albümlerinin isminde bulmam sadece tesadüf, biliyorum. Yine de bu onları bir kez daha anmış oldum, fena mı oldu?

Screen Vinyl Image’ı baydıkça bayan yeni nesil shoegaze gruplarından ayıranın ne olduğunu bulmak o kadar da kolay değil. Bunun için saykedelik titreşimler, pop çeşnili karanlık synthler, bol eko ve feedback’ten fazlası lazım. Screen Vinyl Image, shoegaze’in köklerine uzaktan el sallıyor, yani aradaki köprüyü sağlam tutmasına karşın ona krautrock, Detroit techno, psychedelia, trip-hop, space rock, post-punk ve 80’lerin renklerini vermekten çekinmiyor. Ama bazılarını öyle belli belirsiz yapıyor ki bir yerde kafamı karıştırıyor. O yüzden işin orasına hiç bulaşmayıp mp3 çalarım sayesinde onlarla geçirdiğim bir günün içime sıkıştırdıklarını salıvermek en doğrusu.
Grubun kökeni tam da beklendiği gibi 90’lara dayanıyor. 90′larda Washington D.C.’den çıkan en etkili yeraltı shoegaze gruplarından Alcian Blue’nun belkemiği Jake Reid ve eşi Kim Reid, tam da ünlenmeye başladıkları 2006 senesinde gruba son vererek piyasaya sürdükleri parçaların boğazımıza dizilmesine neden olmuşlardı. Neyse ki Jake ve Kim’in “Screen Vinyl Image” adı altında müzik yapmaya devam edecekleri haberi en başta DC’deki müzikseverlere rahat nefes aldırdı. 2007’de çıkan The Midnight Sun Ep’siyle gerçeküstü bir yolculuğa sarı ışık yakan Screen Vinyl Image, bir süre iki kişilik kadrosuyla takılmaya devam etti. En sonunda davulcu probleminin çözümünü Chicagolu Nathan Jurgenson’da bularak bu senenin başında çıkış albümü “Interceptors”ı gönül rahatlığıyla müzikseverlerin beğenisine sundu.
Grup üyeleri, bu albümde Carpenter’ın film müziklerindeki gibi temayı öne çıkaran basit ama aradan sıyrılmayı başaran synth’lere eskiye göre daha fazla ağırlık vermişler. En çok da yönetmenin DIY ruhundan ilham almışlar. Albümde bizi John Carpenter filmleri ve Alacakaranlık Kuşağı’ndan alınan ilham, kilise çanları ve çamaşır makinesinin sesiyle oluşturulan sample’lar, Boston metrosunun fren sesi, gündelik yaşamda karşılaştığımız anlamsız gürültüler karşılıyor. Synthetic Apparition ile sakince açılan albüm önce ethereal havasını veriyor (neydi ki bunun Türkçesi?), ardından gelen Cathode Ray ile 80’lere götürüyor. Slipping Away’deki bas synth’lerle içime boğuk bir coşku doluveriyor. Bir aşk şarkısı olan Fever’da Juno-60 ve Prophet 600 üzerine etkili bir gitar tınısı ve baskın bir bas tınısı eklenmiş; fakat parçanın kalbi ritimde yatıyor. Başka bir parça ise ruhunda Alacakaranlık Kuşağı’nın 1959 tarihli bir bölümünden izler taşıyor. “The Lonely” ismini taşıyan ve 2046’da geçen bu bölüm, kısaca cinayet suçundan mahkum olan ve cezasını dünyadan bilmem kaç milyon kilometre uzaklıktaki Ceres-XIV adını taşıyan bir gezegende tek başına çekmek zorunda olan bir adamı anlatıyor. Screen Vinyl Image da tabi en iyisini yapıyor, bastırıyor Moog’ları, coşturuyor SCI’ları… Issızlığı ve yalnızlığı anlatan en güzel iki kelimeyle de ona kabuğunu giydiriyor: “Asteroid Exile”.

“Slipping Away” parçasında Carpenter etkisi kendisini bolca belli ederken, “Cathode Ray” de beraberinde bu dünyaya sürüklüyor. Bir yerde “The Thing”den bir sample kaçamak bakışlar atıyor. Kim Reid’in dediğine göre sadece Carpenter değil, Cronenberg’in Videodrome’u da (“Cathode Ray”), Alice in Wonderland’in Disney uyarlaması da var işin içinde (“Conscience Collider”). İşte tam bu noktada her şey bulanıyor. Bu ayrıntılara dalınca bana bir ikizler huysuzluğu geliyor. Belli ki yukarda bahsi geçen ilhamın etkisi farkettirmeden kulakları aşındırsın diye. Yoksa bu derece güçlü referansları duyunca insan tam on ikiden vuran, şaheser diye nitelendirebileceğimiz parçalar bekliyor. Eee ama sonuç pek öyle değil? İşte bu grup tam da bu yüzden kafamı karıştırıyor. Onca şeye rağmen yağmurun, metronun sesini değil, uyduruk sentetik sesler duyuyorum. Gerçi bir ara blender sesi duydum gibi geliyor. Yanlış anlaşılmasın, o uyduruk dediğim şeye gönülden bağlıyım; ama bu albümdeki sunuş şekliyle her şey synth’lerin ve ritm makinelerinin altında eriyip gidiyor sanki. Yoksa eksik olan şey film karelerinin akması mı? Ya da vokalin 80’lerin ünlü synth popçularını anımsatması mı? Titreyen renkli ışık kümelerinin eksikliği mi? Bendeki işitme kaybının müziği algılamamdaki etkisi mi? Ya da basitçe kayıt şartları mı? O yüzden albümdeki müziği güzel bir sepete oturtup renkli süslerle sarmalayamıyorum. Suicide ya da Jesus & Mary Chain bunu zaten 20-30 sene önce yapmıştı diyor beynim.
The Midnight Sun Live in Boston
Sonra bir şey oluyor, ben grubun canlı performans videolarını bulup izliyorum. Onları izlerken tüylerim diken diken oluyor, bir şeyler derimi kaldırıyor, heyecanlanıyorum. Ben dönüyorum, dünya dönüyor. Uzayda yüzüyorum, Mars’ta balık tutuyorum, bir gerilim filminin en heyecan verici sahnesinde koşuyorum, hayret verici güzellikteki nebulamsı şeyler görüyorum. Öte yandan albümü dinlediğimde kafamdaki imaj başkalaşıyor, ilham parıltıları teker teker soba külü halini alıyor; minicik, kapkara noktacıklara dönüşüveriyor. Anlıyorum ki onlara en çok sahne yakışıyor.
Etkileyici bir PA sistemi, saykedelik görseller ve özel strobe ışıklarıyla turlayan grup, sahnede sadece analog ekipman kullanıyor. Yani sahnede laptop yok. Kısacası Screen Vinyl Image ya ayağımıza gelmeli, ya da biz oralara gidebilmeliyiz! Albümü dileyenler yaşadıkları deneyimi bendeki soru işaretlerini hatırlayarak rüsva etmesin. Bu kimlik bunalımlı yazıyı Ay’a sallasın gitsin. Albümdeki haliyle beyinde ve damarlarda sarsıntıya sebep olmaktan uzak olsa bile biliyorum ki Screen Vinyl Image’ın müziği etkisini en iyi gece gösteriyor. Öylesi çok daha güzel. Tabi en güzeli canlı performansın eline su dökemez diyip okyanusları aşmak demiyor ya da diyemiyorsanız…

“Monsters Exist”in benim için dünyanın en güzel albümü olduğunu söylediğimde bunu kafadan attım sananlara cevabım: “Ciddiyim!”
Şarkıların hepsi için aynı şeyi hissediyor muyum? Evet! Günün sonunda yapmayı hayal ettiğim şeyi adım adım öteye taşıdıkları için onları kıskanıyor muyum? Buna da evet! Hakkaten
Yourself is the World duyduğum en harika şey zannederdim, yanılıyormuşum… Bu şarkıların hepsi en az onu dinlerken hissettikleri yaşattırıyor bana. Proudpilot hakkında bir şey yazmaya çalıştığımda önce duygusallaşıp sonra iyice arabeske vuruyorum. Ben Stendhal sendromuna bağlamak üzere buradan ayrılırken, geçenlerde Eray Aytimur’un Radikal’in web sitesinde okuduğum yazısına göz atabilirsiniz.
“Noise’un Hakkını Noise’a Veriyorlar”
“Ana akımda kürek sallamayanlara hiçbir fedakarlıktan kaçınmadan açtığı sahnesiyle Peyote, memleketimizin alternatif müzik ortamını yıllardır en çok şenlendiren adres. Bununla da yetinmeyip kadim gruplarından Replikas’ın Zerre albümünü yayınlayarak 2008 sonu itibarı ile müziğe yapımcılık tarafından da el atan mekan; yaptığı yapacaklarının teminatı olan kıyaklar dizisine Proudpilot’ın ilk albümü Monsters Exist’le devam ediyor. Sözcüklerin anlamlarından ziyade sesteki malzemeleri kesip biçerek kendi iç anlamını bulmuş, gayet espiritüel ve geometrik tadlarla dolu bu albüm, grubun lügatında en önem verdiği sözcüklerden biri belki de ilki olan ‘noise’un hakkını noise’a teslim ediyor.
Ekin (vokal, klavye) ve Pınar Üzeltüzenci (bas, geri vokal) kardeşlerle Kaan Akay’dan (davul) oluşan Proudpilot 2000 yılında İstanbul’da kurulmuş. Birlikte fazla vakit geçirenlere yönelik şaşırtıcı bir tespit değildir ya; başlarda Kaan’ı da Pınar ve Ekin’in kardeşi zannedenler çıkmış. Aralarındaki güçlü kişisel bağların yüzlerdeki yansıması bir yana, tamamıyla ortaklaşan müzik zevkleri; grubun kurulmasının çok öncesinde içlerinden herhangi birinin henüz 20’li yaşlarına varmadığı dönemlerde şekillenmiş. Özellikle shoegaze’in rüyalarla bezeli gürültü evreninde Stereolab, Cocteau Twins, Cranes gibi topluluklardan etkilenen ve bu etkileri Monsters Exist’e de yansıtan Proudpilot; incelikle örülmüş bir melodinin kendisi ve bunu çalış biçimlerinin üstünde durmak yerine, seslerin sunduğu detaylar ve yarattığı hissiyatla ilgileniyor. Bu durum, söz konusu müziğin herhangi bir virtüozite talebi olmadığı anlamına gelmiyor. Bilakis albümde duyduğumuz her parça Proudpilot’ın kendine has ilkel ama bir o kadar gelişkin tekniğinden süzülüyor. Burada ilkellikten kasıt elbette ki bayağılık göndermesi yapmak değil Proudpilot hallerinin orijinallik veya işlenmemişliğinden dem vurmak.
Ekin, Pınar ve Kaan aslında çeşitli zamanlarda başka gruplarla da çalışmış. Fakat Proudpilot sinerjisini herhangi başka bir yerde yakalayamadıkları için Stereolab’in 2006’daki Babylon konserinin verdiği motivasyonu da fırsat bilip tekrar bir araya gelmişler. Ondan sonra da ver elini Peyote’deki hipnotik çığlıklı, agresif davullu konserler; ver elini Monsters Exist’e uzanan stüdyo günleri…

Grup üyelerine ‘neden Monsters Exist’ diye sorma olanağım hiç olmadı ancak albümü aldığınızda göreceğiniz üzere canavarların varlığını direkt sorgulayan bir yanı yok. Ve fakat klavye ve vokalin yarattığı derinliğe paralel yürüyen yoğun drum’n’bass kafası; doğrusal ve döngüsel, basit ve karmaşık, direkt ve katmanlı gelgitleriyle Proudpilot müziğinin canavarlarını göze görünür kılıyor. Sound olarak olmasa da ‘öcüler’ dünyasıyla kurulan ilişki dolayısıyla Replikas’ın 2000’lerin başındaki gülyabani müziğini de bu vesileyle yâd edelim.
İngilizce ve Türkçe sözlerin yer aldığı ama öncelikle kendi lisanını geliştirmiş Monsters Exist’in çıkış noktasında biz diyelim serbest çağrışım, öbürü desin serbest atış duruyorken bu serbesti içinde bile fonetiği gıdıklayan sözcükler, tatlı-ekşi melodik çizgi ve tertemiz davul atakları; indie- elektronik geleneğin minimal estetiğine ‘aha da budur’ örneği oluşturuyor. ‘Orada Beni Duysa’ diyen dizesinden isminin O.B.D’liğini aldığını varsaydığımız parça bu anlamda taşı gediğine koyuyor. Klavye, bas ve davulun hemen yanıbaşında Ekin’in mırıldanırcasına attığı çığlıklarla sivrilen vokalin bir enstrüman olarak kullanılması, ‘Hardcore’ ve ‘Ciao!’ gibi klavyenin ileri çıktığı parçalarda 70’lerin progressive ruhunun gezinmesi , (‘Ciao!’da gitarı çalan Gökhan Goralı’ya parantez içi selamı gönderelim) ‘You do, i make’in elektronik bir türküyü andırması, Bowery’nin mistik hal-tavrıyla albüme psychedelic bir türbülans yaşatması ve kronometre tutmadım ancak çoğu bir dakikadan kısa süren çok sayıda riff’le süslenmesi bendenizce Monsters Exist’in nirengi noktalarını oluşturmuş. Bu albüm ‘deneysel işlere takılan mutlu azınlık’tan fazlasının beğenisini kazanarak samimiyetle yapıldıktan sonra bir müziğin nelere muktedir olabileceğini de gösterecek tahminimce.
Ya da böyle olmasını can-ı yürekten istiyorum.. Çünkü Monsters Exist, Proudpilot için ile bir çocukluk düşünün gerçekleşmesi demek olabilir. Ancak bunun ötesinde böyle albümler yayınlanabildiği için memlekette üretilen müzik adına hâlâ umutlanacak bir şeyler olduğunu da hatırlatıyor. Proudpilot’ın yapıp ettiğini bir de kendi dilinden duymak isteyenlere Roll’un Haziran sayısına verdikleri söyleşiyi naçizane önerip şöyle de bitirelim: “Tebrikler, denizaltı teknolojisinin en son gururlu pilotu sizsiniz.” (ERAY AYTİMUR, Radikal Kültür Sanat, 07/06/2009)
Electroclash, new-wave, punk ve sürrealist kabarenin en parlak taraflarını alıp coşkulu bir enerjiyle sarmaladığınızı düşünün. Muhtemelen koyu agresifliğin coşkuyla perçinlenip kızgın ateşe verildiği ilginç bir şölen ortaya çıkacaktır. Yine de bu Dandi Wind’i tanımlayabilmek için tek başına yeterli olmayacaktır. Şiddetini masumiyetiyle, teatralliğini doğallığıyla dengeleyebilen bir ruh halinin ürünü diyebileceğimiz Dandi Wind; ucuz hoparlörlerle kulak zarını kesip atan bir çiğlikle doluyken, pahalı bir sistemle mucizevi bir sedatif halini alabiliyor. Dandilion Wind Opaine için saykodelik Olivia Newton John yakıştırması yapılmasının elbette bir sebebi var. Bizi bu kadar zıt kavramlar arasında bırakmasının altında belki de onun eski zamanları hatırlatan zarifliği ve güzelliği yatıyor. En azından sahnede olmadığı zamanlarda karşımızda tatlı yüzlü, utangaç bir kız buluveriyoruz. Halbuki o, sahnede evdeki makyaj malzemelerinin tamamını denemiş gibi görünen yüzünün altına geçirdiği kitsch ötesi kıyafetleriyle vahşi bir yaratığa dönüşüveriyor.
Kabuklarını Vancouver’da kıramayacaklarını anlayıp hemen Montreal’in soğuk sokaklarına dalan Dandilion Wind Opaine (vokal) ve Szam Findlay (synth), heykel ve teatral sanat zemininde başlayan maceralarını 2003’te bambaşka bir boyuta taşıdılar. Bu sayede günümüzün en fazla ilgiyi hakeden duolarından Dandi Wind’i yarattılar. 2005’te sınırlı sayıda piyasaya sürülen Bait the Traps EP’si okyanusları aşacak kadar ses getirmese de Dandilion’ı kurtların yetiştirdiğine dair komik hikayelerin çıkmasına neden olacak kadar etkili oldu. Bait the Trap’in ardından gelen “Concrete Igloo” albümü onların hiç de hafife alınacak bir ikili olmadıklarını gösterdi. 70’lerden gelen glam ve pop etkileşimli ruh halinden sarsılmaz bir cesaretle çevrelenmiş sert ve arındırıcı bir punk ruhuna geçişi temsil eden Concrete Igloo, Dandi Wind’e sayıca çok olmasa da sadakatiden ödün vermeyen bir hayran kitlesi kazandırdı.
2008’de çıkan ve Dandi Wind’in olgunluk dönemi çalışması olarak nitelendirilen “Yolk of the Golden Egg” ise aynı agresif ve sorgulama dolu çığlıkları yansıtsa da yaşamın işleyişini az çok kavramış bir ruh halinin ürünü.
Dandi’nin sahne şovu Montreal’in “Freakiest local act” ünvanlı Les Georges Leningrad’ını bile gölgede bırakabilecek güce sahip. Bu güç, kaynağını ne uyuşturucudan ne de Dandi’nin yüksek egosundan alıyor. Alice Glass’ın milletin ağzını burnunu dağıtmaya varan aşırılığının ve yapmacıklığının yanında Dandi’nin şovu fazlasıyla samimi kalıyor. Öyle ki, bunun damarda patlayan maddelerin yarattığı sentetik kirlenmeye maruz kalmayan saf bir müzik ve sahne şovu olduğundan emin bir şekilde Dandi Wind’i izleyebiliyoruz.
2006’ya kadar straight-edge saflarında yer alan Dandilion, şimdilerde sadece birkaç kadehle idare etmesini biliyor. Uyuşturucunun kendisine iyi gelmediğini, içkininse enerjisini düşürdüğünü söylüyor. Sahnede yalpalayıp düşmenin “cool” değil, rezil edici olduğunu belirterek sahnedeki “var”lığına işaret ediyor. Tayvan’daki performansı sırasında elektrik çarpması yüzünden sahnede ölümden dönüp “o anda ölseydim üzülmezdim; çünkü muhteşem bir konserdi” diyerek sahne sonrasında çektiği acıları bir kenara bırakmayı tercih ediyor. Öyle bir durumda hiç düşünmeden performansına devam edecek kadar adrenalin aşığı. Bu yüzden de biraz düşününce onu kurtların büyüttüğü esprisi çok da garip kaçmıyor. Bir kız çocuğunun bir elinde şeker, diğerinde ilkel bir müzik aleti, kucağında Siouxsie ve Lene Lovich CD’leriyle küçük yaşta kurtlara emanet edildiği bir senaryoda, onun ileride Dandilion gibi birine benzemesi hiç de şaşırtıcı olmazdı. “Ya aşırı coşkulu ya da aşırı sinirliyim” diyor Dandilion. “Setimizde izleyiciyle birlikte dans edip onlarla enerji alışverişi yapabilmeye yetecek kadar şarkımız var. Enerji akışı olmadığı zaman negatif duygularımı sonuna kadar ortaya koymak zorundayım. İşte o zaman kafese kapatılmış bir hayvana dönüşüyorum”.
Dandilion, aynı zamanda ilginç kostümler tasarlıyor ve sahnede çoğunlukla kendi tasarladıklarını giyiyor. Sahneye bazen çılgın bir jimnastikçi, bazen de kürklü bir armut gibi çıkıyor. Grubun bel kemiği olmasına rağmen, Findlay’den bahseden pek fazla kişi yok. Sanki her şey Bayan Dandilion’ın etrafında dönüyor. Sonuçta grup onun adını taşıyor ve her şeyin başında o olmalı diye düşünüyoruz. Halbuki Dandi’nin gruba kendi ismini vermesi ve röportajlara tek başına gitmesi tamamiyle Findlay’nin gölgede kalmak istemesinden kaynaklanıyor. Sosyalleşmekten hiç ama hiç hoşlanmayan Findlay ile fotoğraf çektirebilmek bile yorucu bir uğraş gerektiriyor. Findlay’nin hakkında bildiğimiz bir şey var ki o da onun koyu bir Skinny Puppy hayranı olduğu.
Yerel efsaneler, garip hikayeler, bolca kitap ve bolca filmden aldığı ilhamı deneyimleriyle birleştiren Dandilion, malzemesini ilk olarak Szam Findlay’nin ellerine bırakıyor. Şarkılar, Findlay’nin retro ritimleriyle evrildikten sonra Dandi’nin hırçınlığıyla bir kez daha yoğuruluyor. Sonuçta her şeyden bir parça koparmasına rağmen farklı olmayı başarabilmiş bir müzik ortaya çıkıyor. Müziği iliklerinizde hissettiğiniz an bunun farkına varıyorsunuz. Bunun en iyi yolu da elbette ki grubun canlı performansına tanıklık etmekten geçiyor.
Dandi Wind şimdiye kadar The Klaxons, The Hidden Cameras, Final Fantasy, Shychild, Simian Mobile Disco, Les Georges Leningrad, Broken Social Scene, Erase Errata ve Planning to Rock’la birlikte konserler verdi. Son olarak da The Horrors’a Avrupa turnesinde eşlik etti. Müthiş sahne şovunun enerjisini canlı ritim ekleyerek yükselten ikiliye artık davulda Evan Pierce eşlik ediyor.
Neu-Rave, electro punk, art punk, post-new wave, post no-wave, synth punk ya da sadece dans müziği… Onlar favorim olduğu için diyorum ki; kelimeleri es geçin, Dandi Wind’in sesini biraz daha açın ve iç organlarınızı dinleyin.
Kanlı gelinlikler, sahte bir koca adayı, uçuşan renki balonlar, palyaço makyajları, bebek elbiseleri, parti şapkaları, paket süsleri, efekt pedallarının görüntüsünü tamamlayan seksi topuklu ayakkabılar, delice söverken birden masumlaşan bakışlar…Grup elemanlarındaki o beklenmedik şirinlik olmasa neredeyse bir Rob Zombie filminden fırlamış gibi duracakları doğru. Nitekim, onlar şarkılarındaki zayıflığı ve kırılganlığı gariplikle maskeleyen beş kaçıktan çok daha fazlası…
Geçtiğimiz sene Latin Amerika’nın en önemli müzik festivali Vive Latino’da sahne alarak canlı performanstaki ustalığını yüz binlere gösteren Meksikalı Descartes a Kant, ismini ilk olarak Sonic Youth, Yeah,Yeah,Yeahs, Yo La Tengo, Explosions in the Sky ve Stereo Total gibi gruplara turnelerinde eşlik ederek duyurdu. Descartes a Kant’ın iki sene önce piyasaya sürdüğü; fakat uluslararası camiada hala kendine yer bulamamış albümü “Paper Dolls,” eleştirmenler tarafından son zamanların en iyi çıkış albümlerinden biri olarak kabul ediliyor.
Müziğini “Bipolar Cheerleader Hard Noise” olarak nitelendiren ve dinleyiciye hakikaten çoklu kişilik bozukluğu yaşatan Descartes a Kant, uç duygular arasındaki ani geçişlerin altından ustalıkla kalkarak punk, noise core, ninni, country, rock’n roll ve kabare türlerinin hepsini 2 dakikalık tek bir şarkıya sığdırabilen bir grup. Grupta gitar ve vokal görevini üstlenen Sandrushka Petrova’nın şizofren-vari vokalleri, en az onun kadar ön planda kalmayı başarabilen enerjik ve teatral müzikle birleşerek kulağa tanıdık gelen tınılardan yeni ve ilgi çekici bir atmosfer yaratarak dinleyici kolayca kıskacına alıyor. Bu Meksikalı grubun geçtiğimiz sene SXSW (South by Southwest) şöleninin en ses getiren gruplarından biri olmasına hiç şaşmamalı.
Grubun kısacık ama muhteşem albümü “Paper Dolls”, Melt Banana’dan nasiplenmiş gibi görünen “Atascatto” ile açılırken hemen ardından gelen “Dolce” ile albümün kalanında neler bulacağımızı özetleyen geçişler sunuyor: Yani sert gitar rifflerine eşlik eden ska ve raggae tınıları, ardından Charlie’s Angels filminin dövüş sahnelerini anımsatan klişe ama gaz verici ritmler ve kulağa bir masaldan kopup gelmiş gibi gelen yumuşak ezgiler…Tabi bu sadece başlangıç. Kalanı da en az bu bahsedilenler kadar renkli ve hareketli. Albümün kapanışını yapan “Pumpkin Pie” ise albümün geneline uymayan bir yumuşaklık ve tekdüzelik sunsa da aslında dinleyiciyi albümü başa sarmaya iten bir doyumsuzluk içerisinde bırakması açısından iyi bir seçim.
İşte Descartes a Kant bu ve çok daha fazlası… 50’lerin rock’n roll’undan sirk müziğine doğru uzanan gürültülü ama nazik, vahşi ama komik, bilindik ama yeni bir dünya. Kaos mu yoksa muazzam bir şölen mi, karar sizin.
(Descartes a Kant albümünü dinlemek isteyenler önceki yazılara göz atabilirler)




