Riot Grrrl'ün Temmuz, 2009 Yazıları

viva knieval

İşte Kathleen Hanna’nın ikinci (yani Amy Carter’dan sonraki) grubu Viva Knieval’ın kaydettiği 4 parça. Kathleen’in Toby Vail’le tanışması, grupla birlikte Kuzey Amerika’yı turlamasından sonra gerçekleşiyor.

Viva Knieval 7″ single, Ultrasound Records, 1990
1. Dog
2. Kalvinator
3. Boy Poison
4. Die Vermin

kasms

(3-4 ay önce binbir blog’ta övgüyle karşımıza çıktılar. Nisan’da nete düşen ve Mayıs’ta dağıtılan albümleriyle, aynı zamanda The Gossip’in ön grubu olmalarıyla tanındılar. Şimdiyse onlar hakkında söylenmemiş pek bir şey kalmadı. Yine de eskimiş birkaç paragrafa buyrun…)

Şarkı söylediği anlarda tozlu ve yapış yapış sahneyi süpürürken cool kalmayı başaran kadınların o gürültüyü derilerinin altına çektikleri anlar beni heyecanlandırıyor. Artık müzikte samimiyet ve sahteliği ayıran çizgiler noktalar halinde etrafa saçılmış olduğundan böyle uzaktan uzaktan ahkâm kesmek o kadar kolay değil. İngiltere’deki post-punk ve goth uyanışının katıksız olması beklenemez elbette. Hele ki o 28-30 dakikalık albüm furyası ve müziğin kolaj olmasına rağmen orijinallik arzusuna tutulup “retro-gotişfütüristik şwayzın punk” gibi isim bulma arayışı da işin içine katıldığında her şey karmaşık hale geliyor. Bu tavrı çok da eleştirmiyorum. Göğsünü açıp kalıbını patlatıyor, içini ortaya döküyorsun. Sonra biri sana gelip yeniden, ama bu sefer ana hatları daha keskin ve janjanlı bir kalıp oyup kafanı onun içine sokmanı istiyor. Haliyle fenalık geliyor ve diyorsun ki “quasi-gothick-shriekathon olsun bizimkisi”.

The Violets, Ipso Facto ve S.C.U.M gibi grupların rock ‘n’ roll’u dişi dokunuşlarla dürttüğü bugünlerde “KASMs” diye bir grup daha çıktı karşıma. Get Hustle, Pre, Coughs ya da Kanada’nın AIDS Wolf’u gibi noise değil. Daha melodik ve bilindik tınılar…Evde başka birileri varken fonu bir süreliğine kimseyi rahatsız etmeden doldurabilir türden. Albüm öyle zifiri karanlık değil. Yine de müziği benim gibi yüksek sesle dinleyince ilkel dürtülerine yenik düşenlerin kara bulutlara kadar yükselme ihtimali az değil. 32 dakikalık bu albümde karşımıza çıkan şey “quasi-gothick-shriekathon” ya da “shriekbeat” şeklinde nitelendiriliyor. “Chaotic quasi-gothick shriekbeat” deyince de oluyor. İşin garip tarafı grup üyeleri ve müzik yazarları “shriekathon”un çok saçma olduğunu, “shriekbeat”inse daha iyi tınladığını düşündükleri için onu kullanmayı tercih etmişler. Bunun gibi grupların her biri için “Siouxsie ve Deborah Harry’nin aynı vücutta dirilişi, post-punk ve deathrock’ın kaotik dünyasına yeni bir soluk” gibi basmakalıp cümleler kullanarak müzisyenlere, okurlara ve dinleyicilere fenalık getirenler utansın.

Grubun vokalisti Rachel Mary Callaghan (Sin O The East), yerlerde yuvarlanıp davula kafa atmayı, seyirciye kafa tutmayı seviyor. Bas gitarda Gemma Fleet (ex-Wolfie), davul ve gitarda da Rory Brattwell (Sin O The East) ile Scott R Walker (Aum Sahib) bulunuyor. The Gossip’in ön grubu olarak İngiltere’yi turluyorlar. Grubun çıkış albümü “Spayed”in insanı baymayan bir enerjisi var. Yükseliyor, bağırıyor, sonra akıp gidiyor… Bu kadarı da bana yetiyor…

Kasms - Spayed

KASMS - Spayed

01. Male Bonding
02. Insects
03. Taxidermy
04. Spayed
05. Krih
06. Don’t Hit The Bottom
07. Bone You
08. Trenchfoot
09. Siren Sister
10. Mackerel Sky
11. Toil & Trouble
12. Murmer

Eliza the arrow

Forget Cassettes çoktan uykuya yattı, artık Eliza the Arrow var…

Albüm kayıtları tamamlanmak üzere.

Yeni albümün ilk single’ı “Toast The Tiger” 27 Temmuz’da çıkıyor.

Şarkıyı ikilinin Myspace adresinden dinleyebilirsiniz: www.myspace.com/elizathearrow

meanwhile back in communist russia

“Meanwhile, Back In Communist Russia…”, geçmişimde iyi bakma telaşıyla arada tozunu aldığım değerli kutular bıraktıran gruplardan biri. Dinlerken hâlâ damarlardan sıcak sıcak akan, deriyi sinsice aşındıran cinsten. Bazılarına göre post-rock’ın en şahane örneklerinden olmasına rağmen arada sessizce kaynayıp gitmiş bir grup. Bazıları içinse art-rock’ın yeniden doğuşu veya sadece kimilerinin “experimental glitter-art post punk” dediği bir şey. Çocukluktan kalma tırnakların kenarlarını yolduran kabuslar, paranoya, klastrofobi hikayeleri, mideden atılan sessiz çığlıklar… Onlar için sıkça yapılan “Lydia Lunch’a eşlik eden Mogwai” yakıştırmasına şiddetle karşı çıkıyorum. İlla ki karşılaştırmak gerekirse, MBICR’deki panik unsurunu bu denli soğukkanlılıkla ve yer yer resesif karşılayan bu kadın imgesinin yanında Lydia’nın duruşu “sıçarım çarkına!” diye bağıran kaşar bir kadına benziyor. (Şşşşş sakin…)

MBICR, 1999′da Oxfordlu 6 üniversite öğrencisi tarafından kurulmuş. O zamanlar bu altı kişi iki gitarist, iki vokalist, bir klavyeci ve bir de sentetik ritim ustasından oluşan grubun kadrosu erkek vokalist Ed Carder’ın gruptan ayrılmasından sonra basçı Ollie Clueit’in gelmesiyle son halini alıyor. 2000 senesinde Moonkat’le birlikte “I Only Wanted Something to Do but Hang Around” split’ine dahil oluyorlar ve ardından “No Cigar” Ep’si geliyor. İlk stüdyo albümü, “Indian Ink”, 2001’de Jitter etiketiyle piyasaya sürülüyor. Aynı sene iki kez BBC Radio1′ın emektarı John Peel’in ‘Peel Session’ına konuk oluyorlar. Sonra bir yaz geliyor ve 2 ay sürecek sancılı dönem başlıyor. Üniversiteden yeni ayrılmış ve meteliğe kurşun atmakta olan grup üyeleri, plak şirketinin ücra köşedeki stüdyosunda kayıtlara başlıyorlar. Soğuğa ve dayanılmaz rutubete rağmen orada yatıyor, orada kalkıyor, orada içiyor, orada yaratıyorlar. Şişelerin dibine vurulan, boşalmış sigara paketlerinden odanın tamamını kaplayabilecek sanatsal çalışmaların yapılmasını mümkün kılan ve insanın artık insanlıktan çıkıp kafayı yemiş mertebesine atladığı o sancılı stüdyo dönemlerinden biri yaşanıyor. Bu arada, kayıtlara başladıktan bir süre sonra gitarist Mark Halloran isyan bayrağını dalgalandırıyor ve böyle yaşamak istemediğine karar vererek yurda hayırlı bir doktor olmak üzere Londra’ya dönüyor. Her şeye rağmen 2003’te ortaya fevkalade bir albüm olan “My Elixir; My Poison” çıkıyor.

89483439_fe6f8cf0d1Başta bahsi geçen kadın, yani Emily Gray, histerik kadın edebiyatından parça parça, çoğunlukla da tutarsız görünen monologlar döktürüp beni büyülü imgelere doğru sürükleyen son derece etkileyici bir vokalist. Issız odalarda yankılanan ve dupduru bir kirliliğe sahip bir müziğe dantel gibi işlenmiş izlenimi veriyor. Sanki şarkıyla dinleyici arasına fazla içli dışlı olmalarını engelleyecek ince bir set çekiyor. Şarkılara esas kimliğini veren onun vokalleriymiş gibi gelse de müziği zirveye çıkaran şey aslında bol delay’li piyano melodilerinin,  duruluğunu birden kirliliğe boğan gitarların ve gümbürdeyen davulların fevkalade etkileşimi. Önce bütün şarkılar birbirine benziyor gibi geliyor. Şarkıları benimsemeye başladıkça hepsi çok zeki dokunuşlarla birbirlerinden ayrılmaya ve belirgin kimlikler oluşturmaya başlıyorlar. Yine de sanki hikayeyi bitirebilmek için hepsini yan yana dizmek gerekli. Bir şeyler eksik kalıyor, insan devamını istiyor; o boğazda düğümlenen şey çözülmek bilmiyor. Ne yazık ki, “My Elixir; My Poison”den sonra sadece bir “Peel Session” daha geldi ve ardından da grup üyeleri pek uzun sürmeyecek kişisel projelere doğru yola çıktılar.

02 - Meanwhile, Back In Communist Russia - Anatomies.mp3


05 - Meanwhile, Back In Communist Russia - Heliotrope.mp3

Oxfordlu “Meanwhile, Back In Communist Russia…”, bana yolda yürürken tanımadığım insanların arkasından kendime engel olamayarak, panik içinde koşturmama neden olan, yine de ismini öğrenmeye bir türlü tenezzül etmediğim bir kokuyu anımsatıyor. Bu hissin normal rotasından uzakta uyanmasının kaynağını grubun önümde sayfa sayfa uzayan şarkı sözlerinde ararken son albümlerinin isminde bulmam sadece tesadüf, biliyorum. Yine de bu onları bir kez daha anmış oldum, fena mı oldu?

jessie evans

Jessie Evans’ın bloglara çalışan plak şirketinden bir remix daha geldi. Buyrun bakalım:

Jessie Evans - Let Me On (Remix)

Clicky Web Analytics