Riot Grrrl'ün Haziran, 2009 Yazıları

screen vinyl image

Screen Vinyl Image’ı baydıkça bayan yeni nesil shoegaze  gruplarından ayıranın ne olduğunu bulmak o kadar da kolay değil. Bunun için saykedelik titreşimler, pop çeşnili karanlık synthler, bol eko ve feedback’ten fazlası lazım. Screen Vinyl Image, shoegaze’in köklerine uzaktan el sallıyor, yani aradaki köprüyü sağlam tutmasına karşın ona krautrock, Detroit techno, psychedelia, trip-hop, space rock, post-punk ve 80’lerin renklerini vermekten çekinmiyor. Ama bazılarını öyle belli belirsiz yapıyor ki bir yerde kafamı karıştırıyor. O yüzden işin orasına hiç bulaşmayıp mp3 çalarım sayesinde onlarla geçirdiğim bir günün içime sıkıştırdıklarını salıvermek en doğrusu.

Grubun kökeni tam da beklendiği gibi 90’lara dayanıyor. 90′larda Washington D.C.’den çıkan en etkili yeraltı shoegaze gruplarından Alcian Blue’nun belkemiği Jake Reid ve eşi Kim Reid, tam da ünlenmeye başladıkları 2006 senesinde gruba son vererek piyasaya sürdükleri parçaların boğazımıza dizilmesine neden olmuşlardı. Neyse ki Jake ve Kim’in “Screen Vinyl Image” adı altında müzik yapmaya devam edecekleri haberi en başta DC’deki müzikseverlere rahat nefes aldırdı. 2007’de çıkan The Midnight Sun Ep’siyle gerçeküstü bir yolculuğa sarı ışık yakan Screen Vinyl Image, bir süre iki kişilik kadrosuyla takılmaya devam etti. En sonunda davulcu probleminin çözümünü Chicagolu Nathan Jurgenson’da bularak bu senenin başında çıkış albümü “Interceptors”ı gönül rahatlığıyla müzikseverlerin beğenisine sundu.

Grup üyeleri, bu albümde Carpenter’ın film müziklerindeki gibi temayı öne çıkaran basit ama aradan sıyrılmayı başaran synth’lere eskiye göre daha fazla ağırlık vermişler. En çok da yönetmenin DIY ruhundan ilham almışlar. Albümde bizi John Carpenter filmleri ve Alacakaranlık Kuşağı’ndan alınan ilham, kilise çanları ve çamaşır makinesinin sesiyle oluşturulan sample’lar, Boston metrosunun fren sesi, gündelik yaşamda karşılaştığımız anlamsız gürültüler karşılıyor. Synthetic Apparition ile sakince açılan albüm önce ethereal havasını veriyor (neydi ki bunun Türkçesi?), ardından gelen Cathode Ray ile 80’lere götürüyor. Slipping Away’deki bas synth’lerle içime boğuk bir coşku doluveriyor. Bir aşk şarkısı olan Fever’da Juno-60 ve Prophet 600 üzerine etkili bir gitar tınısı ve baskın bir bas tınısı eklenmiş; fakat parçanın kalbi ritimde yatıyor. Başka bir parça ise ruhunda Alacakaranlık Kuşağı’nın 1959 tarihli bir bölümünden izler taşıyor. “The Lonely” ismini taşıyan ve 2046’da geçen bu bölüm, kısaca cinayet suçundan mahkum olan ve cezasını dünyadan bilmem kaç milyon kilometre uzaklıktaki Ceres-XIV adını taşıyan bir gezegende tek başına çekmek zorunda olan bir adamı anlatıyor. Screen Vinyl Image da tabi en iyisini yapıyor, bastırıyor Moog’ları, coşturuyor SCI’ları… Issızlığı ve yalnızlığı anlatan en güzel iki kelimeyle de ona kabuğunu giydiriyor: “Asteroid Exile”.

screen vinyl image

“Slipping Away” parçasında Carpenter etkisi kendisini bolca belli ederken, “Cathode Ray” de beraberinde bu dünyaya sürüklüyor. Bir yerde “The Thing”den bir sample kaçamak bakışlar atıyor. Kim Reid’in dediğine göre sadece Carpenter değil, Cronenberg’in Videodrome’u da (“Cathode Ray”), Alice in Wonderland’in Disney uyarlaması da var işin içinde (“Conscience Collider”). İşte tam bu noktada her şey bulanıyor. Bu ayrıntılara dalınca bana bir ikizler huysuzluğu geliyor. Belli ki yukarda bahsi geçen ilhamın etkisi farkettirmeden kulakları aşındırsın diye. Yoksa bu derece güçlü referansları duyunca insan tam on ikiden vuran, şaheser diye nitelendirebileceğimiz parçalar bekliyor. Eee ama sonuç pek öyle değil? İşte bu grup tam da bu yüzden kafamı karıştırıyor. Onca şeye rağmen yağmurun, metronun sesini değil, uyduruk sentetik sesler duyuyorum. Gerçi bir ara blender sesi duydum gibi geliyor. Yanlış anlaşılmasın, o uyduruk dediğim şeye gönülden bağlıyım; ama bu albümdeki sunuş şekliyle her şey synth’lerin ve ritm makinelerinin altında eriyip gidiyor sanki. Yoksa eksik olan şey film karelerinin akması mı? Ya da vokalin 80’lerin ünlü synth popçularını anımsatması mı? Titreyen renkli ışık kümelerinin eksikliği mi? Bendeki işitme kaybının müziği algılamamdaki etkisi mi? Ya da basitçe kayıt şartları mı? O yüzden albümdeki müziği güzel bir sepete oturtup renkli süslerle sarmalayamıyorum. Suicide ya da Jesus & Mary Chain bunu zaten 20-30 sene önce yapmıştı diyor beynim.

The Midnight Sun Live in Boston

Sonra bir şey oluyor, ben grubun canlı performans videolarını bulup izliyorum. Onları izlerken tüylerim diken diken oluyor, bir şeyler derimi kaldırıyor, heyecanlanıyorum. Ben dönüyorum, dünya dönüyor. Uzayda yüzüyorum, Mars’ta balık tutuyorum, bir gerilim filminin en heyecan verici sahnesinde koşuyorum, hayret verici güzellikteki nebulamsı şeyler görüyorum. Öte yandan albümü dinlediğimde kafamdaki imaj başkalaşıyor, ilham parıltıları teker teker soba külü halini alıyor; minicik, kapkara noktacıklara dönüşüveriyor. Anlıyorum ki onlara en çok sahne yakışıyor.

Etkileyici bir PA sistemi, saykedelik görseller ve özel strobe ışıklarıyla turlayan grup, sahnede sadece analog ekipman kullanıyor. Yani sahnede laptop yok. Kısacası Screen Vinyl Image ya ayağımıza gelmeli, ya da biz oralara gidebilmeliyiz! Albümü dileyenler yaşadıkları deneyimi bendeki soru işaretlerini hatırlayarak rüsva etmesin. Bu kimlik bunalımlı yazıyı Ay’a sallasın gitsin. Albümdeki haliyle beyinde ve damarlarda sarsıntıya sebep olmaktan uzak olsa bile biliyorum ki Screen Vinyl Image’ın müziği etkisini en iyi gece gösteriyor. Öylesi çok daha güzel. Tabi en güzeli canlı performansın eline su dökemez diyip okyanusları aşmak demiyor ya da diyemiyorsanız…

beterpan

Veee yattıkları yerden kalktılar!… no2 için geliyorlar!!

Hareketsiz kalmanızı sağlayacak ölümcül darbe için geri döndüler. Şu an tam olarak yerleri belli değil. Zaman makinesinin kumandası bozulduğundan beri doğru zamanı bulmak için uğraşıyorlar…

Atlayışlar sırasında çıkan arıza nedeniyle bazılarından hala haber alınamasa da ümidini yitirmeyen kahramanlarınız bu yola baş koydular.

Bekleyin!

Neleri beklemedik ki şu hayatta?

proudpilot

“Monsters Exist”in benim için dünyanın en güzel albümü olduğunu söylediğimde bunu kafadan attım sananlara cevabım: “Ciddiyim!”

Şarkıların hepsi için aynı şeyi hissediyor muyum? Evet!  Günün sonunda yapmayı hayal ettiğim şeyi adım adım öteye taşıdıkları için onları kıskanıyor muyum? Buna da evet! Hakkaten

Yourself is the World duyduğum en harika şey zannederdim, yanılıyormuşum… Bu şarkıların hepsi en az onu dinlerken hissettikleri yaşattırıyor bana. Proudpilot hakkında bir şey yazmaya çalıştığımda önce duygusallaşıp sonra iyice arabeske vuruyorum. Ben Stendhal sendromuna bağlamak üzere buradan ayrılırken, geçenlerde Eray Aytimur’un Radikal’in web sitesinde okuduğum yazısına göz atabilirsiniz.

“Noise’un Hakkını Noise’a Veriyorlar”

“Ana akımda kürek sallamayanlara hiçbir fedakarlıktan kaçınmadan açtığı sahnesiyle Peyote, memleketimizin alternatif müzik ortamını yıllardır en çok şenlendiren adres. Bununla da yetinmeyip kadim gruplarından Replikas’ın Zerre albümünü yayınlayarak 2008 sonu itibarı ile müziğe yapımcılık tarafından da el atan mekan; yaptığı yapacaklarının teminatı olan kıyaklar dizisine Proudpilot’ın ilk albümü Monsters Exist’le devam ediyor. Sözcüklerin anlamlarından ziyade sesteki malzemeleri kesip biçerek kendi iç anlamını bulmuş, gayet espiritüel ve geometrik tadlarla dolu bu albüm, grubun lügatında en önem verdiği sözcüklerden biri belki de ilki olan ‘noise’un hakkını noise’a teslim ediyor.

Ekin (vokal, klavye) ve Pınar Üzeltüzenci (bas, geri vokal) kardeşlerle Kaan Akay’dan (davul) oluşan Proudpilot 2000 yılında İstanbul’da kurulmuş. Birlikte fazla vakit geçirenlere yönelik şaşırtıcı bir tespit değildir ya; başlarda Kaan’ı da Pınar ve Ekin’in kardeşi zannedenler çıkmış. Aralarındaki güçlü kişisel bağların yüzlerdeki yansıması bir yana, tamamıyla ortaklaşan müzik zevkleri; grubun kurulmasının çok öncesinde içlerinden herhangi birinin henüz 20’li yaşlarına varmadığı dönemlerde şekillenmiş. Özellikle shoegaze’in rüyalarla bezeli gürültü evreninde Stereolab, Cocteau Twins, Cranes gibi topluluklardan etkilenen ve bu etkileri Monsters Exist’e de yansıtan Proudpilot; incelikle örülmüş bir melodinin kendisi ve bunu çalış biçimlerinin üstünde durmak yerine, seslerin sunduğu detaylar ve yarattığı hissiyatla ilgileniyor. Bu durum, söz konusu müziğin herhangi bir virtüozite talebi olmadığı anlamına gelmiyor. Bilakis albümde duyduğumuz her parça Proudpilot’ın kendine has ilkel ama bir o kadar gelişkin tekniğinden süzülüyor. Burada ilkellikten kasıt elbette ki bayağılık göndermesi yapmak değil Proudpilot hallerinin orijinallik veya işlenmemişliğinden dem vurmak.

Ekin, Pınar ve Kaan aslında çeşitli zamanlarda başka gruplarla da çalışmış. Fakat Proudpilot sinerjisini herhangi başka bir yerde yakalayamadıkları için Stereolab’in 2006’daki Babylon konserinin verdiği motivasyonu da fırsat bilip tekrar bir araya gelmişler. Ondan sonra da ver elini Peyote’deki hipnotik çığlıklı, agresif davullu konserler; ver elini Monsters Exist’e uzanan stüdyo günleri…

proudpilot

Grup üyelerine ‘neden Monsters Exist’ diye sorma olanağım hiç olmadı ancak albümü aldığınızda göreceğiniz üzere canavarların varlığını direkt sorgulayan bir yanı yok. Ve fakat klavye ve vokalin yarattığı derinliğe paralel yürüyen yoğun drum’n’bass kafası; doğrusal ve döngüsel, basit ve karmaşık, direkt ve katmanlı gelgitleriyle Proudpilot müziğinin canavarlarını göze görünür kılıyor. Sound olarak olmasa da ‘öcüler’ dünyasıyla kurulan ilişki dolayısıyla Replikas’ın 2000’lerin başındaki gülyabani müziğini de bu vesileyle yâd edelim.

İngilizce ve Türkçe sözlerin yer aldığı ama öncelikle kendi lisanını geliştirmiş Monsters Exist’in çıkış noktasında biz diyelim serbest çağrışım, öbürü desin serbest atış duruyorken bu serbesti içinde bile fonetiği gıdıklayan sözcükler, tatlı-ekşi melodik çizgi ve tertemiz davul atakları; indie- elektronik geleneğin minimal estetiğine ‘aha da budur’ örneği oluşturuyor. ‘Orada Beni Duysa’ diyen dizesinden isminin O.B.D’liğini aldığını varsaydığımız parça bu anlamda taşı gediğine koyuyor. Klavye, bas ve davulun hemen yanıbaşında Ekin’in mırıldanırcasına attığı çığlıklarla sivrilen vokalin bir enstrüman olarak kullanılması, ‘Hardcore’ ve ‘Ciao!’ gibi klavyenin ileri çıktığı parçalarda 70’lerin progressive ruhunun gezinmesi , (‘Ciao!’da gitarı çalan Gökhan Goralı’ya parantez içi selamı gönderelim) ‘You do, i make’in elektronik bir türküyü andırması, Bowery’nin mistik hal-tavrıyla albüme psychedelic bir türbülans yaşatması ve kronometre tutmadım ancak çoğu bir dakikadan kısa süren çok sayıda riff’le süslenmesi bendenizce Monsters Exist’in nirengi noktalarını oluşturmuş. Bu albüm ‘deneysel işlere takılan mutlu azınlık’tan fazlasının beğenisini kazanarak samimiyetle yapıldıktan sonra bir müziğin nelere muktedir olabileceğini de gösterecek tahminimce.

Ya da böyle olmasını can-ı yürekten istiyorum.. Çünkü Monsters Exist, Proudpilot için ile bir çocukluk düşünün gerçekleşmesi demek olabilir. Ancak bunun ötesinde böyle albümler yayınlanabildiği için memlekette üretilen müzik adına hâlâ umutlanacak bir şeyler olduğunu da hatırlatıyor. Proudpilot’ın yapıp ettiğini bir de kendi dilinden duymak isteyenlere Roll’un Haziran sayısına verdikleri söyleşiyi naçizane önerip şöyle de bitirelim: “Tebrikler, denizaltı teknolojisinin en son gururlu pilotu sizsiniz.” (ERAY AYTİMUR, Radikal Kültür Sanat, 07/06/2009)

jessie evans

Sağolsun Jessie Evans şarkılarını blog’lara ücretsiz olarak dağıtıyor. Yeni bir remix’i daha paylaşmış. Haydi buyrun bakalım…

Jessie Evans - Let Me On REMIX

Clicky Web Analytics