Riot Grrrl'ün Kasım, 2008 Yazıları

Los Angeles merkezli queercore-punk grubu Longstocking 1995 senesinde Tamala Poljak tarafından kuruldu. “You Will Stay” single’ını K Records etiketiyle piyasaya süren grup, arıca Team Dresch ile birlikte Sub Pop etiketli bir split yayımladı. “Equator” ve “Goddess” single’larından sonra “Once Upon a Time Called Now” albümünü çıkartan ve ardından dağılan grubun ömrü yalnızca 2 sene sürdü.

Tamala Poljak - vokal, gitar
Michelle Stevenson - gitar
David Gomez - bas gitar
Sherri Solinger - davul

Once Upon a Time Called Now (1997 - Chainsaw)

1. “Teenage Angst at 27″ – 2:14
2. “Jehu on a Rollercoaster” – 2:17
3. “Passing the Crown” – 2:54
4. “Autobarb” – 2:54
5. “Goddess (Pt. 4)” – 2:56
6. “Radio Agony” – 3:57
7. “Not a Jerk” – 3:30
8. “Equator” – 2:56
9. “Oscar Nite” – 2:41
10. “Bus” – 3:51

Bir Sleater-Kinney şarkısını coverlamaya yeltenip hakkaten başarılı olabilmiş biri var mıdır acaba? Mesela Jumpers…

“Westwood defines Propaganda using Aldous Huxley’s words as ‘Nationalistic Idolatry, Non-Stop Distraction and Organised Lying.’ She urges us to escape these, particularly Non-Stop Distraction, go in search of art and become artistic freedom fighters.

Vivienne Westwood, geçtiğimiz sene the Wallace Collection’da sanatseverlere bir manifesto sunmuştu: Active Resistance to Propaganda (veya AR Manifesto da diyebiliriz.)

Pinokyo, Aristoteles ve Alice gibi farklı karakterler arasında geçen diyaloglardan oluşan manifesto, evrensel olarak görülen birtakım insani değerleri sanat aracılığıyla koruyup idame ettirebilme arzusu ve bunu yaparken mevcut önyargılara meydan okuma fikrinden yola çıkarak oluşturulmuş. Westwood, bu manifestoyu hayata dökebildiğimiz taktirde hayatımızı ve en önemlisi de dünyayı değiştirebileceğimizi söylüyor. Manifestoya göre sanatın peşinden koşarak onunla çevrelenmiş birer özgürlük savaşçına dönüşebileceğiz. sahip olacaklarımız bizi daha “insan” kılarak dünyayı daha iyi algılayabilmemizi sağlayabilecek. Etrafımızdakileri “oldukları gibi” görmeye ve onları daha objektif inceleyebilmeye başlayabileceğiz. Bu tecrübe bizi eskisinden farklı davranmaya itecek ve dünyaya daha hayırlı birer genç olabileceğiz. Westwood’a göre sanat bize insan doğasını yansıtarak olayların ve şeylerin genel doğasını kavramaya doğru giden yolu açmalı. Yani sanat yapıtı hayatı yansıtan bir ayna gibi olmalı, bize bizi göstermeli.

“Every time I read a book instead of looking at a magazine, go to the art gallery instead of watching TV, go to the theatre instead of the cinema, I fight for the active resistance to propaganda.”

çünkü:

“…art gives culture and that culture is the antidote to propaganda.”

Her şeyi olduğu gibi görmek, objektif olmak? Güldürme beni diyenler için de bazı açıklamalar yapmış sayın Westwood. Demiş ki, ya kendimize gelip silkineceğiz ya da etrafını yakıp yıkan ve kendini yokeden, kendi aklının kurbanı olan bir hayvandan farkımız olmayacak.

Sınır krizi yaşayan kavramlarla çevrelenmiş tartışmaları oldum olası fazla zaman götürücü bulmuşumdur. Bu yüzden de şişeler dolusu içki eşliğinde sabahlara kadar fikir inatçılığı yapanları hem anlamamışımdır hem de sabır ve enerjilerinden dolayı onları bir yere kadar taktir etmişimdir. Onları delicesine alkışlamıyor olsam da inatçılığı bu tarz konularda kullanmak arada sırada iyi geliyor olabilir. Velhasıl sosyolojik-felsefi-tarihsel- sanatsal çözümlemeler konusundaki cahilliğimi kucaklayarak “insan, önce insan olsun…” diyerek buyrun manifestoya diyorum.

Manifestoya buradan erişebilirsiniz.

İyi, hoş da…hani içindeki punk sevgili Vivienne???

Joni Mitchell’dan Madonna’ya, Suzanne Vega’dan Tori Amos’a tüm kadın müzisyenleri derinden etkilemiş 60’lı yılların kült isimlerinden Laura Nyro’yu tanıma zamanı

Joni Mitchell’in 1998’de Mojo dergisine verdiği bir röportaj, popüler müzik üzerine çalışan araştırmacıların bakışlarının 20. yüzyılın en sarsıcı şarkı yazarlarından biri olan Laura Nyro’ya yönelmesine neden oldu. Nyro’nun sessiz sedasız hayata gözlerini kapadığı yıl, ‘Rock and Roll Hall of Fame’e kabul edilmesiyle “ölümsüz”lüğünün altı bir defa daha çizilen Mitchell, röportajda Nyro’dan, karşılaştırılabileceği tek şarkı yazarı olarak söz ediyordu. Ondan sadece etkilenmekle kalmamış, ona bakarak yönünü tayin etmiş, yolunu bulmuştu. Nyro’yu diğerlerinden ayıran, Suzanne Vega’nın da söylediği gibi şarkı söylerken bizleri -düz, sıradan çocukları- güzel kılmayı bilmiş olmasıydı.

Peki, Bob Dylan’ın büyük bir hayranlıkla yanına yaklaşıp “bana akorları nasıl kullandığınızı öğretir misiniz” dediği, Miles Davis’in efsanevi Bitches Brew albümünün konser turnesi sırasında günlerce konuk sanatçı olarak aynı sahnede yer aldığı, bugün artık çoktan bir kült figür haline gelmiş olan Laura Nyro kimdi? Onu bunca önemli/ayrıcalıklı kılan neydi?

Laura Nyro 18 Ekim 1947’de İtalyan ve Musevi bir anne-babanın kızı olarak Bronx’ta dünyaya geldi. Bütün çocukluğu ilk kuşak Rus göçmenlerinden olan anneanne ve dedesiyle çeşitli politik eylemlere katılarak geçti. Nyro’ya göre ileriki yıllarda farklı azınlıkların haklarına yönelik her hareketin en ateşli savunucularının arasında yer almasının temeli, doğrudan bu yıllarda atılmıştı. Nyro’nun kısa zamanda müziğinin simgesi haline gelecek olan değişik akor yapıları ve farklı ritmik yapılara olan yatkınlığı da köklerini yine aynı yıllarda buluyordu. Nyro’nun tamamı 16-17 yaşında yazdığı şarkılardan oluşan ilk albümü More Than a New Discovery 1967’de yayınlandı. Bu albümde yer alan And When I Die ve Wedding Bell Blues gibi şarkılar, Peter Paul and Mary, Blood, Sweet and Tears ve Barbara Streisand gibi isimleri, Amerika pop müzik listelerinin en üst sıralarına taşıdı. Nyro, kayıt aşamasında tüm kontrolü elinde tuttuğu ikinci albümü Eli and the Thirteenth Confession’ı 1968’de yayınladı. Aşk, ölüm ve uyuşturucu temalarının etrafında şekillenen albüm, müzikal olarak içerdiği çok katmanlı vokal düzenlemeleri ve barındırdığı caz, opera, gospel, soul, rock gibi müzik türlerine ait öğelerle Nyro’yu müzik tarihinin en yenilikçi isimlerinin yanına oturttu. Ancak onu kült bir figür haline getiren 1968 tarihli New York Tendaberry oldu. Düzenlemelerde klasik ve caz olmak üzere iki ayrı orkestra ve bir rock grubundan yararlandığı albüm, tamamı New York’a adanmış şarkılardan oluşuyordu. Nyro “kutsal üçleme” olarak da niteleyebileceğimiz albümlerinin sonuncusu 1970 tarihli Christmas and the Beads of Sweet’te ise, devasa müzikal yapıları bu defa Amerika’yı baştan aşağı kuşatmış olan “günah politikaları”nı lanetlemek üzere kullanılmıştı.

‘Piyasa’dan kaçış

1971’de beklenmedik bir biçimde müzik piyasasından çekildiğini açıkladı. Söz konusu piyasada kendini hiçbir zaman rahat hissetmemişti. Konserlerde kendi çaldığı piyanosunun ardında saklanıyor, seyirciye neredeyse tek kelime dahi etmiyor, televizyon programlarına katılmıyor, gazetelerden gelen röportaj tekliflerini geri çeviriyordu.

70’lerin sonunda anne olmuş, hayatının geri kalanını geçireceği İtalyan asıllı kadın ressam Maria Desiderio’yla karşılaşıp New York’un dışında gözlerden uzak bir hayat yaşamaya başlamıştı. 84’te doğrudan feminist bir söylem etrafında şekillenen Mother’s Spiritual’ı yayınladı. 1988’de ise Joni Mitchell’den Madonna’ya tüm müzik dünyasının akın ettiği bir dizi konserle sahnelere geri döndü. Kilo almış, biraz daha konuşur olmuştu. Ancak ilgi odağı olmaya başladığını fark edince hızla çocuğunun, köpeğinin, kitaplarının arasına döndü. Son Nyro albümü Walk the Dog Light the Light 1993’te yayınlandı. Nyro 1997’de yumurtalık kanserine yenik düştüğünde 49 yaşındaydı. Büyük müzisyenin ölmeden önce kaydettiği son şarkılar Angel in the Dark adı altında 2001’de, 1993-94 yıllarında sadece kendi piyanosu ve vokalistler eşliğinde verdiği iki ayrı konserin kayıtlarıysa 2002’de Loom’s Desire adıyla yayınlandı.

Iconaclassic müzik şirketi, geçen yıl Nyro’nun 78 tarihli kült albümü Nested’i yayınlamıştı. Aynı şirket geçtiğimiz günlerde ise şarkıcının ilk defa büyük bir grupla verdiği ve 1977’de 10 şarkılık bir albüm olarak yayınlanan Season of Lights… Laura Nyro in Concert’in, 1997 tarihli 16 şarkılık Japon edisyonun neredeyse tıpkıbasımını yayınladı. Albüm, Nyro’nun bugün klasik olarak kabul edilen şarkılarını içermenin ötesinde, onunla beraber şarkılara yepyeni bir form veren John Tropea, Richard Davis ve Mike Mainieri gibi önemli caz müzisyenlerinin de sahnedeki varlığıyla, Nyro hayranları için büyük bir değer taşıyor. Ancak gerek Türkiye, gerekse Avrupa’nın birçok şehrinde albüme ulaşabilmenin tek yolu amazon.com’u ziyaret etmek.

Season of Lights, Joni Mitchell’den Kate Bush’a, Tori Amos’a kadar ardından gelen neredeyse tüm kadın şarkı yazarlarını derinden etkilemiş, bugün 60’larda yayınladığı albümleri dahi, daha dün stüdyadan çıkmış kadar yeni tınlayan büyük şarkı yazarının dünyasına dahil olmak için iyi bir fırsat. Ancak, bizce güzelliği kızgınlık ve öfkeden yontan o devasa ruhun dünyasının kapısını aralamanın en sağlam yolu Eli and the Thirteenth Confession ya da New York Tendaberry gibi albümlerden geçer. (07/09/2008 - Donat Bayer/Radikal)

Geçtiğimiz gün URA’da gerçekleşen Jessie Evans performansı pek çoğumuz için şaşırtıcıydı. Yani URA’nın sahnesini düşünürsek beklediğimizden çok daha güzel ve memnun ediciydi. Jessie’nin delay havuzunda can vermek üzereymiş gibi gelen kapkara sound’unun yerini afro beatler ve dümdüz clean vokaller almış. Açıkçası Jessie’nin ses rengi sandığımızdan daha hoşmuş ve gerçekten bağırmadan da şarkı söyleyebiliyormuş (yanlış anlaşılmasın, deathrock/cold-wave-esque vokallerle en kolay tavlanabilecek insanlardan biriyim). Yakında çıkacak olan albümünün muhtemelen en değerli şarkılarından “Scientist of Love”ı kayıttakinden çok daha iyi sergiledi ve ikinci kez çaldığında şarkıyı tekrardan keyifle dinletmeyi başardı. Kısacası daha olgun görünüşlü, daha oturaklı bir Jessie vardı karşımızda. Lakin çılgın kıyafetlere ve sahnedeki enerjik koşuşturmaya devam…

Şahsen yeni Jessie’yi çok sevdim! Bu arada 4 sene aradan sonra birtakım yüzleri hâlâ hatırlayabiliyor olması, kokonun bünyesini daha altüst edememiş olduğunu gösteriyor.

Toby Dammit’e gelmek gerekirse, kendisi 1950′lerin filminden fırlamış gibiydi ve baktığımız kare her an siyah-beyazlaşacak gibi geliyordu. Cool! buna denir herhalde.

Jessie’nin yakında çıkacak olan albümündeki konuk sanatçılar: Budgie (The Creatures, Siouxsie and The Banshees), Martin Wenk (Calexico), Namosh (Berlin). Prodüktörü de sanırım Thomas Stern (Einstürzenden Neubauten, Crime and The City Solution). Duyrulur!

Özlenen the Vanishing videoları:
THE VANISHING - Lovesick

THE VANISHING - Still Lifes

THE VANISHING - Cuckoo Spit

JESSIE EVANS (The Vanishing/Autonervous) & Toby Dammit ( Iggy Pop/Swans/The Residents) 8 Kasım’da URA’da!

JESSIE EVANS
Şarkıcı ve saksofoncu Jessie Evans ve davulcu partneri Toby Dammit pop, elektro ve afrobeat’i birleştiren canlı ve dans edilebilir bi müzik yapıyorlar. Perküsyonisti Toby Dammit (IGGY POP, SWANS, THE RESIDENTS) ile tanışmadan önce, Evans THE VANISHING, AUTONERVOUS ve SUBTONIX gibi gruplar ve HANIN ELIAS (ATARI TEENAGE RIOT), BETTINA KÖSTER (MALARIA!) ve GLASS CANDY (ABD) gibi sanatçılarla birlikte çalıştı. Müzikleri canlı, cesur ve hayli dans edilebilir. Jessie şu an Tijuana, Meksika’daki La Playas için Berlin’de eski DDR radyo televizyon yayınları binasında kaydedilen ilk solo albümü “Is it Fire”ın son aşamaları üzerinde çalışıyor. Albüm için BUDGIE (CREATURES, SIOUXSIE AND THE BANSHEES), MARTIN WENK (CALEXICO) ve NAMOSH (Berlin) ile çalışılmış. Albümün kaydını THOMAS STERN (EINSTÜRZENDE NEUBAUTEN, CRIME AND THE CITY SOLUTION) ve mixlerini PEPE MOGT (NORTEC COLLECTIVE) üstlenmiş.

TOBY DAMMIT
Aslında Doğu Tenenessee’li olan Dammit Güney Amerika’nın önemli timpanistlerinden birinin kapısına bırakılıp evlat edinildikten sonra 10 yıl boyunca eğitildi ve ergenlik döneminde senfonik bir teröre dönüşüp okulu bırakmaya karar verdi. 1987 yılında Memphis Iggy Pop konserinden sonra Knoxville’e geri döndü, davulunu toplayarak 18 yaşında Iggy Pop’un turnesini bir sonraki basamağı olan Ohio’ya gitti. Toby, Iggy’nin konselerine katılırken roadielerine da pek çok mektup ve demo kaydı verdi. Bu işe yaramadı ve Dammit gerçekten işlerine yarayabileceğini düşündüğü sanatçılara doğrudan mektuplar yazdı; bunların arasinda ANDREW BELEW, XTC, BLACK FLAG ve SST RECORDS’un kurucusu GREG GINN vardı. Ginn Dammit’i geri aradı ve California’ya taşınmasını istedi; Dammit Greg Ginn’le tanışmak ve yaşamak üzere apar topar yola düştü. Bir yıl boyunca ünlü “cow punk” grubu TEX AND THE HORSEHEADS ile çaldıktan sonra orgcu LUTHER HAWKINS’le tanıştı ve THE SCREAMERS’dan PAUL ROESSLER ile çalıştılar. Bir akşam bar televizyonunda Iggy Pop’u The David Letterman Show’da gördü. Letterman Iggy’ye müzisyenlerini nasıl bulduğunu sorunca, Iggy de Ohio’da Tennessee’li bir çocuk tarafından takip edilme hİkayesini anlattı. Bundan sonra bir dizi olay Toby’yi 1990 yılında, yani 22 yaşında IGGY POP’un davulcusu olmaya sürükledi.

1995te Dammit bir yandan sağ eliyle devasa bas davulunu, diğer yandan sol elinde iki sopasıyla vibrafon çalıp üstüne bağladığı yürüyüş davulu ve bas davulunu çalarak yer aldığı New York’lu grup SWANS’a katıldı. Yönetimleri Cryptic Corporation ve plak şirketleri Ralph Records Dammit’e açıkça kredi vermelerine rağmen, Dammit’in The Residents ile olan ilişkisinin ne boyutta olduğu ve grup ile nerede nasıl ne zaman çaldığı çok da açık değil. Cryptic’in “Top Dollar”daki açıklamasına göre Dammit’in işlerinden çok memnunlar. Buna benzer bir görüşü DEVO’dan MARK MOTHERSBAUGH da “The asses are masses who need to wear Dammit glasses!” ifadesiyle paylaşıyor.

Dammit 2003te BAD SEEDS’in davulcusu THOMAS WYDLER ile düet albümünü kaydetmek üzere Doğu Berlin’ki eski DDR radyo ve televizyon yayın merkezine gelir. 2006’da aynı stüdyoya “Release The Stars”ı kaydetmek için gelen RUFUS WAINRIGHT onun “sahip olduğu herşey”ini DDR’a getirmesini ister. Sahip olduğu bütün davul koleksiyonunu toplamakla kalmayıp ayrıca üstüne basıldığında bir insanın sırtnın kırılmasına benzer ses çıkarıcak tahtadan bir parça bulmaya çalışırken çalışmaları ormana kadar gider. Bugün Dammit Berlin’in bir diğer sakini olan JESSIE EVANS ile çalışıyor. Tahmin edilebileceği gibi garip bir şekilde ikili, Jessie’nin ilk solo projesini Meksika’da başlatıyorlar. İkili Albümün temel parçalarını kapanışına kadar DDR Saal 4’te kaydettikten sonra son aşamalar için 2007 yazında Mexico City’ye gitti.

Geçen seneden keyifli bir yazı:

‘NAZİ GARBO’ 100 YAŞINDA

Hitler’in Mercedes hediye ettiği, İsveç kökenli efsane film ve müzik yıldızı, travestilerin ve Alman kadın punk vokallerinin favorisi Zarah Leander’in doğumunun 100′üncü yıldönümü

Zarah Leander’in iyi bir oyuncu olduğu söylenemez. Sıkça takındığı ‘femme fatale’ cilvelerinde bir tutukluk gözlemlemek hiç de zor değildir. ‘Kırılgan kadın’a geçiş yaptığında ise ortaya bir başka inandırıcılık sorunu çıkar. Eski yıldızların olmazsa olmazı ‘görkemli’ elmacık kemikleri ve ilginç bir gülümsemeye rağmen, hantallığını hesaba katınca, çok güzel bir kadın olduğu da biraz tartışmalıdır. Gelgelelim bir efsane ve muamma zengini bir karakter olduğunu kimse inkâr edemez.

Kimileri onun için ‘Nazi Garbo’ derdi. Garbo gibi İsveçliydi ama ondan farklı olarak şöhreti Hollywood’da değil, Nazi Almanya’sında yakalamıştı. Bir ara gidip dikiş tutturabilir mi diye bakınmadı değil, fakat Hollywood o dönemde iki çocuklu, boşanmış bir kadın olan (üç kez evlendi) Leander’e fazlaca riskli görünmüştü. Hem zaten gençliğinden beri ciddi bir Berlin hayranıydı.

Almanlarla Leander’in karşılıklı hayranlığı onun hem en büyük şansı hem de şanssızlığı oldu. II. Dünya Savaşı’nda ve hemen öncesinde Almanya’nın devlet kontrolündeki film stüdyosu UFA’yla sözleşmeli olmak, Leander’in kariyerine damgasını vuran hikâye olmaktan hiçbir zaman çıkmadı. Leander UFA’da, kariyerinin zirvesini yaşadığı gibi, o sıralar Almanya’da olup bitenlere aldırmamış olmak, bir lanet gibi yakasına yapıştı. Savaşın sonlarına doğru döndüğü ülkesinde bile, hep bir Nazi yandaşı olmakla suçlandı.

Aslına bakılırsa Leander, Nazilerle açıktan bir politik birliğe hiçbir zaman girmedi. Hatta Göbbels’le arası iyi değildi. Meşhur propaganda bakanı ondan İsveç bankalarındaki parasını Almanya’ya getirip bir Alman vatandaşı olmasını istedi ancak Leander buna yanaşmadı ve zaten 1943′te memleketine dönüşü böyle gerçekleşti.

Yine de o, Hitler’in Mercedes hediye ettiği kadındı. Marlene Dietrich gibi yıldızlar Nazilerin yükselince Amerika’ya kaçtıklarında, UFA onların muadili olmasını umarak 1937′de Leander’le anlaşmıştı. UFA’daki ilk iki filmi ‘Zu Neuen Ufern’ ve ‘La Habanera’yı çeken ünlü yönetmen Douglas Sirk de Nazi Almanya’sını terk etmekte gecikmedi. Fakat Leander’in keyfi yerindeydi, ‘Politika beni bağlamaz’ savunmasıyla şöhretin tadını çıkardı. Savaş yıllarında bir Rus ajanı olarak çalıştığına dair iddialarsa onun politik kimliğine (veya algılanmasını istediği gibi ‘kimliksizliği’ne) dair bir başka kafa karıştırıcı nokta.

Zarah Leander savaş sonrasında eski parlak günlerini hiç yakalayamadı fakat 60′larda Almanya ve Avusturya’da bazı müzikal ve konserlerle bir tür ikinci bahar yaşamayı başardı. Gerçi kariyerinin son döneminin bir önemi yok. Onu bugünlere taşıyan, geçmişte kalakalmış değil, tekrar tekrar üretilen bir efsane olması. Erkeksi duruşunun büyük katkısıyla olsa gerek, Leander travestilerin taklit etmeyi en çok sevdiği yıldızlardan. Neden böyle bir ilgiye mazhar olduğunu açıklamaya çalışan ‘My Life for Zarah Leander’ (1986) adlı ABD yapımı bir belgesel bile var.

Kariyerine tiyatro sahnesinde başlayan Leander’in, asıl kalıcı etkisini müziğiyle bıraktığı söylenebilir. Derinden gelen kalın sesi ve hükmedici vokal tarzı, 80′lerin başında tozu dumana katan Alman punk müziğinin içine kadar sızmıştı. Nina Hagen ve Malaria!’nın Bettina Köster’i gibi en ünlü punk kadın vokalleri, kendilerine büyük oranda Leander’i örnek almış ve hatta ondan yaptıkları cover’larla, saygılarını ayrıca sunmuşlardı. Bilhassa Malaria!’nın ‘Heut Abend Lad’ Ich Mir die Liebe Ein’ı (Bu Akşam Aşkı Çağırıyorum) yorumlayarak yaptığı ‘Zarah’ adlı parça, mükemmel bir cover olmanın ötesinde Leander’in ‘fatale’ ve umursamaz kadın imajına gönderilmiş bir selam sayılır. Bu parçada kimse Zarah’nın umrunda değildir, sadece ‘bu akşam’ aşkı çağırır, başka da hiçbir şey bilmek istemez. Tabii yıkılmaz duruşlu çoğu yıldız gibi Zarah Leander de ilerleyen yıllarda aslında hiç de göründüğü gibi güçlü olmadığını açıklamıştır. (Yeşim Tabak - 10/03/2007 Radikal)

05.11.2008
STUDIO LIVE
ROBOTS IN DISGUISE

“Dee Plume ve Sue Denim’den oluşan Robots In Disguise ikilisi, 2000’lerin başındaki Electro-clash dalgasını fazla hasar almadan atlatıp günümüze kadar gelebilmiş az sayıda gruptan biri. Punk estetiği ile ‘kirli’ bir elektronik müzik arasında gezinen tarzları ile tanınan ikili, sahnedeki agresif ve kışkırtıcı sayılabilecek duruşları ile de dikkati çekiyorlar. Bugüne kadar üç albüm yayınlayan grubun son albümü We’re In The Music Biz’de prodüktörlüğü ünlü Sneaker Pimps ve IAMX gruplarının da beyni olan Chris Corner yapıyor. Gece boyunca DJ kabininde ev sahipliğini ise Radyo Eksen’den Güven Yıldız yapacak.”

Ben de olaya göz gezdirip işe yaramış gibi görünsün diye izlenimlerimi yazacağım…

Edit:

* Memeler fora akımının tek temsilcisinin Zeliş olmadığını,
* T-shirt üzerine monte edilmiş gibi görünen göstermelik lamemsi ponponların -sahneye yansıyan spotların altında oldukları sürece- o kadar da sinir bozucu görünmediklerini,
* Bu nüfusu kalabalık şehirde hâlâ dans etmek için 15m2′lik boş yaratmaya çalışan, o alanı bulamayınca da ayak, bacak, omuz, kafa ezmekten kaçınmayan insanların varolduğunu,
* Studio Live’ın master volume konusunda problemleri olduğunu (ya da bana hep öyle geliyor)
* Erinç’in stage-diving için tanıdık taraftaki kalabalığı seçmesi gerektiğini (neyse ki öylesi denk geliyor),
* Davulcunun yanaklarının sıkılası olduğunu,
* Dee Plume’nin sadece kendi tarafındaki seyirciyle ilgilenip diğer havadisleri kaçırmaya meyilli olduğunu,
* Arada Chris Corner olmasa Sue Denim’e aşık olunabileceğini,

ve en önemlisi Robots in Disguise’ın sandığım kadar gösteriş meraklısı olmayıp, aksine müziğini cayır cayır icra edebilen bir grup olduğunu anlamış bulunmaktayım!

Robots in Disguise yine gelsin…yine gidelim derim!

Chicks on Speed Records, kadın sanatçılar arasında müzikal anlamda çığır açan, o günün piyasasında baskın olan müzikal değerleri aşarak yenilikçi tavrını ortaya koyan müzisyenleri birkaç sene önce 3 CD’lik bir albümde topladı (Aslında albümdeki bazı müzisyenler bahsi geçen tavırdan yoksun, tamamen kıyak geçmek için yer verilmiş gibi…) Punk ve post-punk’ın orijinal kadın simgelerinden günümüzün zıpır electro-rock müzisyenlerine kadar uzanan uzun bir yolculuğa davet eden bu toplama albüm, türünün tutkunlarının arşivinde mutlaka ama mutlaka olmalı!

70’lerin sonları, 80’lerin başından The Slits, The Raincoats, Malaria! gibi klasikler…
Günümüzden Björk, Le Tigre, Peaches ve Chicks On Speed gibi devler…
Önünde eğildiğimiz Gudrun Gut, The Creatures, Ari Up, Vivien Goldman, Cosey Fanni Tutti…
Zıp zıp elektro gençliği Cobra Killer, Miss Le Bomb, Robots In Disguise, Angie Reed, Client, Hanin Elias, Autonervous, Sir Alice, No Bra, Soffy O, Ella Bandita, Crystal Cookie, Lesbians On Ecstasy…
Erase Errata, Boyskout, Tobi Vail, Delta 5, LiliPUT…
ve albüme boşuna konmuş bikaç isim, vs. vs. vs…

Punk-rock ruhunu 61 şarkıda özetleme cürretinde bulunmak isteyen grrrl’ler, nostalji defteri misali üzerine yatıp yatıp iç çekmek isteyenler, daha iyisi de olabilirdi ama hiç yoktan iyidir diyenler için…

CD 1.rar

1. Girlmonster Intro
2. Scream Club Vs. Ben Adorable Feat. Peaches - Fine As Fuck
3. Mignon - Demons Of Love
4. Le Tigre - Hot Topic
5. Barbara Morgenstern - Mountain Place
6. Angie Reed - G. G. (Gaudy Good)
7. Pam Hogg - Honeyland
8. Rhythm King And Her Friends - Speedometer
9. Hanin Elias - Get It Back
10. Kevin Blechdom - Me Saw Me Momma
11. Ana da Silva - Full Moon
12. Anat Ben David - Virtual Leisure
13. Sir Alice - Super Hero
14. Chicks On Speed - Plastic Surgery
15. Vivien Goldman - Launderette
16. Tina Weymouth - Incognito
17. Client - Down To The Underground
18. Kids On TV - Break Dance Hunx (Market Value Mix)
19. Boyskout - School Of Etiquette
20. Erase Errata - Dust
21. No Bra - No Woman No Crime

CD 2.rar

1. Pulsallama - Ungawa Pt. 2 Remix
2. The Slits - Typical Girls (Live)
3. Delta 5 - Mind Your Own Business
4. Cherry Sunkist - Nameless Dogs
5. Japanese Intelligence Mind Control - Get The Picture
6. Autonervous - Anchors Away
7. Cobra Killer - Mr. Chang
8. Planningtorock - Changes
9. Hanayo - Pita Pata
10. Björk - Storm
11. Tobi Vail - Panic Of The Square
12. Gustav - We Shall Overcome
13. Bonnie Vs. Hunter - Our Inventions
14. Françoise Cactus - You Can’t Put Your Arms Around A Memory
15. LiliPUT - Die Matrosen
16. Katastrophe - Your Girlfriend
17. Lesbians On Ecstasy - Sedition
18. Electric Indigo & Dorit Chrysler - Sheets
19. Cosey Fanni Tutti - Licking The Juice

CD 3.rar

1. Hotel Motel - Sucker Man
2. Gudrun Gut - Girl Boogie
3. The Creatures - Godzilla (Siouxsie And Budgie’s Girl Monster Mix)
4. Soffy O - Maybe A Dog
5. Ella Bandita - New Year’s Eve
6. Las Perras Del Infierno - Somos Las Perras
7. Juliette And The Licks - You’re Speaking My Language
8. Miss Le Bomb - Pinkitan
9. Cat5 - Sexy
10. Robots In Disguise - Get RID!
11. People Like Us - Fom Fom
12. Michaela Meliᮠ- Manifesto
13. Susanne Brokesch - Heroes (History Mix)
14. Scream Club Vs. Leonard DeLeonard
15. Crystal Cookie - Crystal Cookie (Lesson 1)
16. Caro Snatch - Say Trees
17. Malaria! - Your Turn To Run
18. The Raincoats - Shouting Out Loud
19. Vivien Goldman w/ Andy Caine & Manasseh Sound - Seven Days
20. Ari Up - Baby Mother (Toxicgirl Strip Mix)
21. Miss Pain - Sell It 2 The Kids

Clicky Web Analytics